Browsed by
Aylar: Nisan 2016

DOĞU’NUN MASALLAR ŞEHRI: KARS

DOĞU’NUN MASALLAR ŞEHRI: KARS

DOĞU’NUN MASALLAR ŞEHRI: KARS

Doğu Ekspresi treninin son durağı, Doğu’nun masallar şehri Kars… Hem doğasıyla hem insanıyla hem de Baltık mimarisinin en güzel örnekleriyle büyüleyici bir şehir… 2 günlük bir seyahatin, bu kadar keyifli geçeceğini kim tahmin edebilirdi. Ama işte Kars sizi şaşırtıyor. Türkiye’nin en güzel kış fotoğraflarının çekildiği bu güzel şehre 2 günlük bir hafta sonu kaçamağı inanın çok iyi gelecek. Ama tabi bir de Doğu Ekspresi tecrübesi yaşamak isterseniz +2 gün daha eklemeniz gerek seyahatinize…

Kars’ta Görülecek Yerler

Ani Antik Kenti (Ani Harabeleri)

DOĞU’NUN MASALLAR ŞEHRI: KARS

Doğu Ekspresi treninin son durağı, Doğu’nun masallar şehri Kars… Hem doğasıyla hem insanıyla hem de Baltık mimarisinin en güzel örnekleriyle büyüleyici bir şehir… 2 günlük bir seyahatin, bu kadar keyifli geçeceğini kim tahmin edebilirdi. Ama işte Kars sizi şaşırtıyor. Türkiye’nin en güzel kış fotoğraflarının çekildiği bu güzel şehre 2 günlük bir hafta sonu kaçamağı inanın çok iyi gelecek. Ama tabi bir de Doğu Ekspresi tecrübesi yaşamak isterseniz +2 gün daha eklemeniz gerek seyahatinize…

Kars’ta Görülecek Yerler

Ani Antik Kenti (Ani Harabeleri)

Şehir merkezinden 48 km uzaklıkta olan Ani Kenti, Türkiye – Ermenistan sınırında bulunan Arpaçay nehrinin kenarında, İpek Yolu üzerine kurulmuş yaklaşık 100 bin nüfuslu bir ticaret şehriymiş zamanında. Pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış Ani Antik Kenti, 16 tane kapısı olan bir sur ile çevriliymiş. Önemli bir ticaret kenti olan Ani, gerek depremler ve savaşlar gerekse yıldırım düşmesi sonucunda epey hasar görmüş. Antik kentte sadece 8 kilise ve Selçuklular zamanında yapılan Anadolu’nun ilk camisi Ebul Manucehr Camii ayakta kalabilmiş. Ani’nin hemen karşısında, Ermenistan sınırı içindeki taş ocağında patlatılan dinamitler ise maalesef antik kente zarar vermeye devam ediyor. Aniye giriş 8 TL, Müze Kart da geçerli.

(Arpaçay)

 

(Etrafta yabani ot toplayan tatlı teyze ile amca)

Kars sınırları içinde mi yoksa Ardahan sınırları içinde mi tartışmalarına konu olan meşhur Çıldır Gölü’nü görmeden Kars’ı gördüm demeyin. Şehir merkezine yaklaşık 70 km (1.5 saat) uzaklıkta olan göl Van Gölü’nden sonra Doğu Anadolu’nun en büyük tatlı su ve en büyük ikinci gölü. Göl, Aralık ayında donmaya başlıyor. Ocak ve Şubat aylarında buzun kalınlığı 30 cm.yi buluyor. Eskimo tarzı balık avlama, atlı kızakları, cirit yarışları ve doğal güzelliğiyle son yıllarda özellikle fotoğrafçıların akınına uğruyor. Şubat ayındaki festival de çok ilgi çekiyor. Özellikle gün batımında buz üzerinde oluşan yansımalarla olağanüstü manzaralara şahitlik ediyorsunuz. Buz tutmuş Çıldır Gölü için en güzel zaman Ocak ve Şubat ayları.

 

Şehir Merkezi

Kars’ı diğer Anadolu şehirlerinden ayıran en büyük özelliği 40 yıllık Rus işgali sırasında yapılan ve Baltık mimarisinin en güzel örneklerini yansıtan binaları ve geniş caddeleri. Şehri yürüyerek çok rahat gezebilirsiniz. İsterseniz Yeniçeri Vadisindeki köprüden, ister 1905 yılında Ruslar tarafından yapılan Alexander Levski Katedrali daha sonra 1985 yılında camiye dönüştürülen Fethiye Camii’den yürüyüş rotanıza başlayabilirsiniz. Kars Belediyesi Eski Binası, Eski Rus Konsolosluğu Binası, İsmet Paşa İlk Öğretim Okulu, Anadolu Lisesi, Eski Vali Konağı, Defterdarlık, Sağlık Müdürlüğü Binaları, Tuncer Güvensoy Evi şehrin en güzel binaları arasında yer alıyor. Dilerseniz Kars Kalesi’ne de çıkabilirsiniz ancak şehrin yukarıdan görüntüsü aşağıdaki binaların güzelliği kadar güzel değil…

 

(Defterdarlık Binası)

Nerede/ Ne Yemeli

Kamer

Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerinde Kadın haklarını savunmak için kurulmuş Kamer Derneği’nin restoranı Kamer, şehrin yöresel lezzetlerini bulabileceğiz çok güzel bir yer. Rus böreği priyoşki ve Kars’a özgü Hangel mantısını mutlaka denemelisiniz. Kişi başı yaklaşık 20 TL civarı.

 

(Kamer)

Hanımeli Lokantası

Emniyet Müdürlüğü Binası’nın hemen karşısında olan bu şirin mekanın sahipleri Kars’a özgü yemekleri yaşatmaya adamışlar kendilerini. Kars’ta hiçbir restoranda bulamayacağız yöresel lezzetleri burada bulmanız mümkün ve yemekler de gerçekten çok lezzetli. Burada erişte aşı içebilir, piti yiyebilirsiniz, meyve suyu olarak Reyhan otundan yapılan Reyhane içebilirsiniz. Ayrıca aniden gelen misafir anlamına gelen Gafir Konak tatlısını da şiddetle tavsiye ederim. Fiyatlar yaklaşık kişi başı 40 TL.

(Hanımeli Lokantası)

Atalay’ın Yeri

Çıldır Gölü’nün meşhur Sarı Balık’ını diğer adıyla Aynalı Sazan’ını göl kenarında bulunan Atalay’ın yerinde muhteşem göl manzarası eşliğinde yiyebilirsiniz. Fiyatlar yaklaşık kişi başı 50 TL (rakı dahil).

 

Kenan Abi’nin Yeri

Kars’a gidince kaz yemeden dönmek olmaz. Şehrin en güzel kazını da Ani Köyü’nde yaşayan Kenan Abi yapıyor. Köye gittiğinizde kime sorsanız gösterir. Kızları ve eşi pişiriyor kazı ve muhteşem bulgur pilavı ve ev yapımı yoğurtla ikram ediyorlar. Kişi başı 60 TL civarında.

 

(Kenan Abi)

Zeliha’nın Yeri

Eğer Kars’ın meşhur peynirlerinden, balından ve siyah çekirdeğinden alacaksanız Zeliha Hanım’a mutlaka uğramalısınız. Zeliha Hanım’ın güler yüzü ve hoş sohbeti yanında gerçekten kaliteli ürünler de tatmış olursunuz. Dilerseniz kargo ile de ürünleri gönderebiliyor. Zeliha’nın yeri Cheltikov Oteli’nin hemen karşısı, fiyatları da gayet makul.

Konaklama

Eğer bütçeniz uygunsa, tarihi bir yerde kalayım paraya da kıyayım diyorsanız Katerina Otel veya Cheltikov Otel’de konaklayabilirsiniz. Ancak uygun bir yer arıyorsanız şehir merkezinde bulunan Otel Kafkasya’da konaklayabilirsiniz.

 

(Katerina Otel)

 

(Cheltikov Otel)

Ulaşım

Şehiriçi ulaşım

Ani Antik Şehri, Çıldır Gölü’ne gitmek için mutlaka araç kiralamalısınız.

Kars’a ulaşım

Vaktiniz kısıtlıysa Türk Hava Yolları’nın veya Pegasus Havayolları’nın tarifeli uçakları ile AHL’den veya SAW’dan uçabilirsiniz.

Ancak az biraz daha vaktim var diyorsanız mutlaka Kars’tan Ankara’ya giden Doğu Ekspresi ile yolculuk yapmalısınız. En azından dönüşü trenle yapabilir, yol boyunca doğanın müthiş güzelliğini seyredebilirsiniz. Ancak tabi maalesef trenlerde artık alkol bulunmuyor, restoran bölümü de eskisi kadar iyi değil. Ancak yine de kesinlikle değer.

 

 

 

BERLIN ÜSTÜ AMSTERDAM

BERLIN ÜSTÜ AMSTERDAM

BERLIN ÜSTÜ AMSTERDAM

Geçen yıl Berlin’e ilk gidişim iş seyahati nedeniyle olmuştu. Fuar başlamadan 2 gün önce gidip, Berlin’in altını üstü getirmiştim. Temmuz’da da Pearl Jam konseri için ikinci kez gitmiş, bu kez Berlin’i tam bir Berliner gibi gezmiştik.

Yine fuar geldi, Berlin’e gitme zamanı… Fuar başlamadan bir gün önce gittiğim için bu kez Berlin’de çok vaktim yok. O nedenle Berlin’e dair daha çok mekan önerileri bulacaksınız bu kez… Sonrasında da 3 günlük Amsterdam macerası gelecek…

Sanki memlekete gelmiş gibi hissediyorum… Avrupa şehirlerinin hepsini görmedim ama Berlin gerçekten ayrı bir yerde benim için… Hani neredeyse 2 yıl kaldığım Londra’nın pabucunu dama atacak.

Şehrin enteresan bir havası var… tam anlatamadığım… Neyse uzatmayayım… Uçaktan inince karlı bir havayla karşı karşıyayım bu kez. Geçen yıl aynı dönemde güneşle karşılayan Berlin, bu kez gerçek yüzünü gösteriyor.

İşte öneriler….


Mauerpark (Berlin’in En Güzel Bit Pazarı)
Eşyaları otele atıp, kar kıyamet demeden daha önce gidemediğim Berlin’in en büyük bit pazarına gidiyorum; Mauerpark (Bernauer strasse 63-64) Bu pazarda yok yok… ikinci el eşyalardan antikalara, tasarım giysilerden takılara kadar birçok şey bulunuyor… özellikle ikinci el eşya ve plak tutkunları için bir cennet. 2 EUR’dan 15 EUR’ya kadar farklı fiyatlarda plaklar bulmanız mümkün. Türkiye’de Müzeyyen Senar’ın ikinci el plağının 300 TL’ye satıldığını düşürseniz, bu pazarda fiyatlar epey uygun. The Police’in albümünü 2 EUR’ya, Leonard Cohen’in albümünü ise 10 EUR’ya alıyorum. Bir de eğer kışın giderseniz, mutlaka sıcak şarap için…

Strabe de 17 Juni’ (Bir Bit Pazarı Daha)
Strabe de 17 Juni Tiergarten’in yanında… Mauerpark’la kıyaslanmayacak kadar küçük. Daha çok antika eşyaların olduğu bir pazar. Vaktiniz olursa buraya da gidebilirsiniz…

Transit (Rosenthaler Platz, 68)
Thai ve Asya restoranı. Gidecek olursanız Crispy crawn, cozy green curry ve forever young’ı tavsiye ederim. Tatlılardan da twin pearls ve creme brule 10 numara. Ufak bir not kredi kartı geçmiyor… Fiyatlar da ortalama…

Burgermeister (Bir Burger Mabedi, Oberbaumstrasse, 8)

Öğle yemeği için methini pek duyduğumuz Burgermeister’a gidiyoruz. Burası ayak üstü atıştırmalık, salaş bir mekan. Ama fanı çok fazla, şehirde en iyi burger mekanı olarak nam salmış. Fiyatlar da çok uygun gerçekten. Ayakta yemekten gocunmam diyorsanız, mutlaka buraya gidin. Bir rivayete göre eskiden tuvaletmiş 🙂 Ayrıca bu civarda oldukça güzel vintage mağazalar var, bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Cafe Gipfeltreffen (Görllitzerstrasse, 68)

Yemek sonrası kahvesi için Cafe Gipfeltreffen’e gidiyoruz. Gerçekten çok keyifli bir yer. Kahvaltı için de kesinlikte tercih edilebilir.

Monsieur Vuong (Alte Schönhauser Strasse, 46)

Yine bir Asya mutfağı… Asıl istasyon Dolares adına bir Meksika restoranıydı aslında ama hiç yer olmadığından tesadüfen bulduğumuz bu Asya restoranına giriyoruz. İlk girişte inanılmaz bir zencefil kokusu bizi karşılıyor… Mekan hoş bir yer olmakla beraber, açıkçası çok Asya mutfağı fanı olmadığım için, iki gün üst üste biraz fazla geliyor. Ama Asya mutfağı sevenler için iyi bir tercih olabilir.

Rotisserie Weingrün (Gertraundensstrasse, 10)

Tesadüfen keşfettiğim şarap evi… Gerçekten yemekler olağanüstü… Servis yavaş, ama yemekler gelince neden yavaş olduğunu anlıyorsunuz. Mutfaktaki iki aşçı sanki yemek yapmıyor, sevişiyor… Yemeğin gelmesi tabi ki yemeğe göre değişmekle birlikte 45 dk. 1 saat arası sürebiliyor. Antrikot, oktopuslu brushetta ve Katalan tatlısı tek kelimeyle muhteşemdi. Şarap olarak da Horcher Silber Cuvée aigner içtik. Fiyatlar tuzlu, ama o yemeklere ve ortama kesinlikle değer…

Cafe Am Neuen See ( Liechtenstein Allee, 2)

Bir başarılı keşif daha 🙂 Tiergarten’in içinde inanılmaz keyifli bir yer. Nehir ve orman manzarasının yanında çıtır çıtır yanan bir şömine… Yemekleri de bir o kadar başarılı… Peperoni, mantar ve biber turşulu pizzası ve kırmızı eti, şarap olarak da Cabernet Savignon fıçı şarabını tavsiye ederim… Tatlı olarak da Almanya’nın geleneksel tatlısı Kaiserschmarm veya Schwarewalder Torte deneyebilirsiniz…Fiyatları da bu ortam ve servise göre gayet makul…

White Trash Fast Food (Schönhauser Allee 6/7)

Berlin’in önde gelen rock barlarından biri…Aynı zamanda restorant.  Pink, Libertines’in solisti/gitaristi Carl Barat ve Motörhead üyesi Lenny Berlin’e geldiklerinde buraya da bir uğruyorlarmış. Aynı zamanda barın arka kısmında isterseniz dövme yaptırabiliyorsunuz. Buraya giderseniz konser öncesi bir cheeseburger götürün derim…

Berlin’deki son akşamımızı böyle kapatıyoruz ve 1 Nisan sabahı Amsterdam’a gitmek üzere hava alanına gidiyoruz. Daha önce Easy Jet’ten 50 EUR aldığımız uçak bileti cebimizde. Valizimi veriyorum ama elimde bir kamera, bir laptop, bir de el çantası var. Zira Easy Jet’i Türk Hava Yolları zannediyorum her halde… Güvenliğe geldiğim sırada görevli kadın beni durdurup, sadece 1 el bagajı diyor. Bu 3 çantanın tek bir el bagajına dönüşme ihtimalinin olmadığını söylüyorum. Ama laf anlatamıyorum. Bankoya geri dönüp, valizimi geri istiyorum, diğer çantaları da içine koymak için ama ona da izin alamıyorum. Sonra mücadele başlıyor… Yarım saat boyunca kamera ve el çantasını, laptop çantasının içine sokmaya çalışıyorum. İşin içinde inat olduğunu da itiraf edeyim. 5 kuruş para vermem o el çantaları için… Bu nedenle kan ter içinde kalıp, yarım saat uğraştıktan sonra nasıl olduysa beceriyorum ve imkansız diye bir şeyin olmadığını tecrübeyle sabitliyorum.

Kadına yüzümde gurur ifadesiyle “Ahanda 1 el çantası” diyor ve geçiyorum.
Amsterdam Macerası Başlar….

İşte özgürlükler şehri… Lalesi, yel değirmenleri bir kenara ben böyle huzurlu şehir görmedim.. Ottan mıdır başka bir şeyden midir bilmem. Ama tezatlar şehri diyebiliriz kendisine… Hani bizim memlekette olsa kim bilir hangi olaylar çıkar… Berlin’den 1 saat süren uçuşla benim tabirimle “zıbıtma” şehrine iniyoruz… İş yerinden arkadaşım İltem’le beraber eşi Erol’u bekliyoruz hava alanında. O da İstanbul’dan geliyor. İstanbul’dan gelen bir arkadaşımız daha var; Nilüfer. O da 3 yıl Amsterdam’da yaşamış. Ayrıldığından beri ilk gelişi. Bir de yine eski ofis arkadaşımız Erhan var. O da Milano’dan gelecek. Ekibe bak, herkes ayrı telden çalıyor 🙂
İltem’in eşiyle hava alanında buluştuktan sonra 3,5 EUR’luk biletimizi alıp, merkeze gidiyoruz. Yine airbnb’den bulduğum eve gidiyoruz. Ev eski bir Amsterdam evi, merkeze çok yakın. Nilüfer’le evin önünde buluşuyoruz, ev sahibinden anahtarımızı alıyoruz. Nilüfer, bizi kahvaltı için Singel 404 diye bir yere götürüyor. Evin çok yakınında. Tipik bir Dutch kahvaltısı yapmak isterseniz kesinlikle tavsiye ederim, hem yemekleri çok güzel hem de fiyatı çok uygun.
Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Van Gogh Müzesi’ne gidiyoruz. Van Gogh Müzesi bir süreliğine Hermitage Müzesi’ne taşınmış. Müzeye giriş 15 EUR. Burada da Erhan’la buluşuyoruz. Ben ve Erhan müzeyi dolaşıyoruz. Şahsen Van Gogh hayranı olduğum bir ressam. Yeteneğinin yanı sıra yaşam öyküsünü de bir o kadar etkileyici bulurum.

(Hermitage Müzesi)
Müzeden sonra Leidseplein’de- ki burası Amsterdam’ın en hareketli bölgesidir- öylesine bir yerde oturup bir şeyler içiyoruz. Sonrasında Nilüfer’le buluşup, Van Puffelen adında bir restorana gidiyoruz. Klasik bir Dutch mekanıymış ve yemekleri gerçekten çok başarılıymış. Ama biz burada biralanıp, akşam yemeği için Tapas restoranını bekliyoruz.
Sonrasında önce akşam yemeği için Amsterdam’ın pek meşhur tapas restoranı Pata Negra’ya (Utrechtsestraat 124) gidiyoruz. Cuma akşamı olması sebebiyle yer bulamıyoruz. Restoran sahibi yine sahibi olduğu Cuba Cigars’ta “bekleyin size haber vereceğim” diyor. Biz de Cuba Cigars’a (Utrechtsestraat,135) geçiyoruz. Burası ufak ama epey kalabalık bir Dutch Pub’ı. İçeride sigara içilebiliyor. Yer açılıncaya kadar burada biralanıyoruz. Sonrasında Pata Negra’ya geçiyoruz. Pata Negra gerçekten salaş olmakla beraber, yemekleriyle 10 numara bir mekan. Fiyatı da gayet makul. Kesinlikle tavsiye ederim…

(Pata Negra’da gülen patates)
Nilüfer sonrasında bizi Bo Cinq diye hoş bir mekana götürüyor. Müzik ve ortam şahane. Ancak 3 saatlik uykuyla ve tüm günün yorgunluğuyla pilim bitiyor ve geceyi noktalıyorum.

Amsterdam’da İkinci Gün

Kahvaltı için bu kez İngiliz kahvaltı mekanı Greenwoods’a gidiyoruz. Pek şirin bir yer ama bir önceki gün gittiğimiz mekan çok daha başarılıydı. İngiliz mutfağını biliyorsanız zaten ne demek istediğimi tahmin ediyorsunuzdur.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra Dam Meydanı’na doğru yürüyoruz. Meydanda tabi ki en ilgi çeken yer Koninklijk Sarayı… Saray’ın hemen arkasında Nieuwe Kerk yani Yeni Kilise bulunuyor. Bu kilisede kraliyet ailesinin düğünleri yapılıyormuş..

Burada Erhan, İltem ve Erol’u bırakıp Nilüfer’le buluşmak üzere Foam Müzesi’ne gidiyorum. Burası bir fotoğraf müzesi. Fotoğrafa olan merakım yüzünden benim için mutlaka gidilmesi gereken yerler arasında… Müzede Rusya’nın ilk renkli fotoğraflarından örnekler yer alıyor. Benim için gerçekten çok enteresan bir sergi olduğunu belirtmeliyim.

Foam’dan çıktıktan sonra ekibin geri kalanı ile buluşmak için Amsterdam’ın en iyi bira mekanı olan Biercafe Arendsnest’e(Herengracht,90) gidiyoruz. Amsterdamlılar bu tür buplara “Brouw Cafe” diyor… Ben böyle geniş bir bira menüsü görmedim… Ne ararsanız var…Adamlar koca bir cilt yapmışlar. İstediğinizi seçiyorsunuz… Ben bi La Trappe-Trappist söylüyorum. Bu arada sadece Amsterdamlıların gittiği bir mekan olduğunu da belirtmeliyim.

Akşam üstü biramızı içtikten sonra yine Amsterdam’ın pek meşhur, bu yüzden de yer bulmakta zorlandığınız bir mekanına gidiyoruz; Loetje (Ruyschstraat,15) . Sabah rezervasyon için aradığımızda en az 6 kişilik gruplar için rezervasyon aldıklarını, yer bulmak istiyorsak en geç 6 gibi gelmemiz gerektiğini söylüyorlar.

Biz biraz gecikiyoruz ama çok değil 6.30’da orada oluyoruz. Size kalabalığı anlatmam mümkün değil, insanlar akın halinde geliyor. Cumartesi akşamı olmasının da tabi etkisi vardır ama meğer burası pek ünlüymüş.. Yarım saate yakın bekledikten sonra masamıza kavuşuyoruz.

Burada kesinlikle Biefstuk ossenhaas yemelisiniz. Tereyağında yavaş yavaş pişmiş biftek. Tek kelimeyle muhteşem.

Yemekten sonra ısrarımla Red Light District’e gidiyoruz. Sokağa girer girmez ot kokusu kaplıyor her yeri… Malum çoğunlukla erkek grupları var. Neredeyse her yerde İngilizler var, sonrasında ikinci çoğunluk Türkler… Tek yataklı küçük odalar ve odaların cam kapılarının önünde hatunlar. Eğer odanın perdesi kapalıysa, bilin ki iş var içeride.. Kadınların büyük kısmı üniversite öğrencisiymiş. Bu arada fotoğraf çekmek yasak, eğer olur da biri görürse başınız ciddi belaya girebilir. Ama benim gibi gizli çekmeyi becerebiliyorsanız ne ala 🙂

Neredeyse her sokağına giriyoruz.. Bu bölgede aynı zamanda “canlı seks şovlar” ve bir de Sex Müzesi var… İlgililerine söyleyeyim…

Red Light Distrtrict’ten sonra Whisky Cafe L&B’ye gidiyoruz (Korte Leidsedwarsstraat, 82-84), Leidseplein’e yürüme mesafesinde…Adından da anlaşılacağı üzerinde burada da fasikül fasikül whisky çeşitleri var. Tipik bir Dutch mekanı.. Atmosferi de çok güzel…

Amsterdam’da Üçüncü ve Son Gün

Evimize pek yakın olan Berenstratte, 19’daki Cafe Nielsen’e gidiyoruz. Yine standart kahvaltımızı ediyoruz ama ısrarla diyorum, burası da ilk gün gittiğimiz yer kadar başarılı çıkmıyor…

Yalnız bu mekanın hemen karşısında “Pancakes Amsterdam” diye bir mekan gözüme ilişiyor. Dükkanın önündeki sıraya göre değerlendirecek olursak epey iyi bir yere benziyor, aklınızda olsun…

Kahvaltımızı yaptıktan sonra tren istasyonuna gidiyoruz…İstikamet yel değirmenlerinin olduğu Zaanse Schans…Amsterdam merkezden trenle 20 dakika uzaklıkta ufak bir kasaba. Pek şirin… Hollanda’nın pek meşhur ve simgesi haline gelmiş yel değirmenlerini görebilirsiniz. Ayrıca burada yine Hollanda’nın meşhur tahta ayakkabılarını yapan bir atölye var. Burada ayakkabıların nasıl yapıldığını görebilirsiniz. Bu ayakkabıların da şöyle bir enteresan hikayesi varmış. Ucu ne kadar sivri ve uzun olursa erkekler eşlerini o kadar seviyor demekmiş.

Burada 1 saat geçirdikten sonra Amsterdam merkeze geri dönüyoruz… Ben Stedelijk Müzesi’ne gidiyorum. Giriş 17 EUR… Bu müze de Van Gogh’un, Cezanne’in, Mondrian’ın eserlerini görebilirsiniz…Ama açıkça söylemek gerekirse müzeyi pek de etkileyici bulmadığımı söylemeliyim…

Dipnot;

– Neredeyse her köşe başı coffeshop. Ne kahve bulunur burada ne alkol. Her çehit cannabis bulabilirsiniz… Turistler tarafından en çok bilineni Bulldog’tur. Ama zıbıtmayın, sorumlu bir insan evladı gibi yapın ne yapacaksanız…

– Gönül isterdi clublara gidelim, bi coşalım taşalım ama kısmet olmadı. Ev olayı bizi pek rahatlattı 🙂

– Üstün ırk diye tabir ettiğimiz, dört dörtlük varlıklar topluluğu. Bi tane de çirkin çıksın içinizden be… Yok çıkmaz! Öyle bi ırk bunlar, gayet sinir bozucu.

– Hepsi anadili gibi İngilizce konuşuyor. Hatta bir garson hem Fransızca hem İngilizce konuşuyordu. Pes dedim.

– Malum sebepten hafta sonu özellikle İngiliz akınına uğruyor Amsterdam. Bize bu kadar yakın olsa, ben de istila ederdim.

Paris yazısında belirtmiştim sonraki durak Barselona diye… Ondan sonraki durak da İrlanda 🙂

hadi eyvallah bana 🙂

BIR GÜNLÜK KIEV GEZISI

BIR GÜNLÜK KIEV GEZISI

BIR GÜNLÜK KIEV GEZISI

Ehh yaklaşık 3 aydır kıçım yer görmeyince, uzun zamandır ihmal ettim blog olayını. Yazamadım ama bol bol gezdim, güzel konserlere gittim. Gezdiğim, gördüğüm, yediğim, içtiğim benim olsun. Anlatabildiklerim de sizin…Üzerinden zaman geçmiş olsa da 1 günlük Kiev seyahatini yazayım dedim… Eee o zaman haydi buyrunuz..

Bir iş seyahati sebebiyle Temmuz sonunda 1 günlüğüne Kiev’deydim. Ukrayna’nın başkenti Kiev’in beni şaşırttığını söylemeliyim. Belki beklentim çok düşüktü ya da gerçekten hakkında çok az şey biliyordum. Sebep ne olursa olsun iş seyehati olmasaydı kesinlikle seyahat planıma almayacağım bir şehirdi Kiev. Taa ki görene kadar.

Meğer ne enteresan memleketmiş, ne güzel, ne yeşil, ne huzurluymuş… İstanbul’dan yaklaşık 2 saat süren uçak yolcuğunun ardından bir başkente yakışmayacak küçüklükteki Borispol Havaalanı’na iniyoruz. Gitmeden hava durumunu kontrol etmiş de olsam, havanın bu derece sıcak olacağını-yaklaşık 34 C- beklemiyorum. Havaalanına girdiğimizde askeri uniformalı görevlileri görünce ilk olarak askeri havalanına gelmişsiniz gibi bir izlenim oluşabilir. Ama endişelenmeyin şehre indiğinizde göreceğiniz park görevlilerinin uniformasında bile apolet var 🙂 O yüzden bu bi süre sonra size normal gelmeye başlayacak.

Bu arada ufak bir not 1 Ağustos itibariyle Ukrayna- Türkiye arasında karşılıklı olarak vizesiz seyahatler başladı. Vizesiz gidebileceğiniz nadir eli yüzü düzgün olan şehirlerden biri Kiev 🙂 Bu nedenle uygun kampanyaları yakalarak Kiev’e kesinlikle gitmenizi tavsiye ederim.

Beraber gittiğim misafirimin vizesi olmadığı için ve gittiğimiz tarihte henüz vizesiz seyahat uygulaması başlamadığı için yaklaşık bir 45 dk. havaalanında beklemek zorunda kalıyoruz. Seyahat etmeden önce bir seyehat firması aracılığıyla 50 USD karşılığında sarı voucher almanız gerekiyor. Bu sarı voucherı da havaalnındaki yetkililere, bir form ve 35 USD ile birlikte veriyorsunuz. Aslında havaalanında vize ücreti 30 USD. Ama pasaportları toplayan görevliler de kendi avantalarını almayı ihmal etmiyorlar. Artık bu uygulama yok elbet ama böyle de gereksiz bir ayrıntı vermiş olayım.

Vize işlemlerini tamamladıktan sonra, bizi almaya gelen araçla Premier Palace’a gidiyoruz. Yolları epey geniş. Emniyet  şeridi ile birlikte 5 şerit, gidiş ve gelişle toplam 10 şerit olan yollar, ilk etapta bir Amerika havası verse de, binalar sebebiyle Berlin’i anımsatıyor. Şehre doğru ilerledikçe eski binalar da karşımıza çıkıyor. Otelimiz Kiev’in en meşhur caddesi Kreschatik’e çok yakın. Eşyalarımızı yerleştirir yerleştirmez misafirimle şehri keşfe çıkıyoruz. Öğlen sıcak iyice bastırmış. İstikametimiz St. Sophia kilisesi. Ama önce birşeyler yememiz gerek.

Yol üzerinde Volodymyrs’ka Cad. üzerinde ufak bir parkın içerisinde bulunan Opanas adlı mekana gözüme ilişiyor. Misafirim de yeri onaylayınca içeri giriyoruz. Zira dışarda durulacak gibi değil. Neyse ki içeride klima var ve rahat rahat yemeğimizi yiyoruz. Restoranda tipik Ukrayna mutfağından yemekler var. Domuz ağırlıklı dememe gerek yok sanırım. Ben “Mushroom soup with dumpling in the crust bread”, “Duck in fire” ve sonrasında “Ukranian Honey Cake” söylüyorum.

Çorba gerçekten çok lezzetli, ördek de altında ananas, portakal ve reçel olmasa güzel olabilirmiş. Tatlı ve tuzluyu aynı anda yiyemeyen bir insan olarak etleri bir kenara, meyveleri ve marmelatı bir kenara ayırmak zorunda kalıyorum. Ama tabi zevk meselesi, mutlaka beğenenler olacaktır. Sonradan öğreniyoruz ki bu restorant Kiev’deki en iyi restorantlardan biriymiş.

Yemeğimizi yedikten sonra, elimize harita ile yola koyuluyoruz. Okuyanlar yürüme konusundaki psikopatlığımı pek iyi bilir (Gerçi kaç kişi okuyor ondan da emin değilim ya :). Durmadan 6 saat yürüyebilen bir insanım ben. Bu kez misafirim var ama neyse ki o da uyumlu bir insan, bana ayak uyduruyor.

St. Sophia kilisesine varıyoruz. Bu kilise Kiev’in eski kiliselerinden biri, 1037 yılında yapılmış. Ayrıca UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi arasında yer alıyor. Bizim Ayasofya Kilisesi’nden geliyor ismi de. İçeriye giriş 50 grivna. Vaktimiz olmadığından, bir de pek ilgimizi çekmediğinden içeriye girmiyoruz. Geniş meydanında fotoğraf çekip, Volodymyrs’ka Cad. üzerinde dümdüz yürüyerek St. Adrew kilisesine gidiyoruz. Burası da St. Sophia kilisesin ufağı. Benzer ortodoks kilisesi. Giriş ücretsiz. Ufak bir tur attıktan sonra kilisenin arka tarafındaki parka geçiyoruz. Parkta biraz yürüyüş yaptıktan sonra, 2 grivna vererek teleferikle Dnipro nehir kenarının olduğu tarafa geçiyoruz.

(St. Sophia Kilisesi)
(St. Adrew Kilisesi)

Nehir kenarında bir yürüyüş yapıyoruz. Ancak nehir turu yapan tekneler dışında pek birşey yok. Ayrıca nehrin de kahverengi olduğunu düşürsek, nehir kenarına inme kısmını çok tavsiye edemeyeceğim.

(Dnipro Nehri)

Bu yürüyüşten sonra epey yoruluyoruz ve akşam yemeği için otelimize dinlenmek için geri dönüyoruz. Ekiple akşam buluşup, Maidan Nezalezhnost’ta bulunan Warsteiner’a gidiyoruz. Burası Kiev’in önde gelen publarından biri. Biralardan Warsteiner içebileceğiniz gibi, Guinness ve Erdinger de olan biralardan. Fiyatlarının da yüksek olduğunu ayrıca belirteyim. Yemekleri ise ortalama.

Ertesi gün ise yine uzun bir yürüyüş turu bizi bekler. Sabah kahvaltımızı yapar yapmaz, otelden parklar bölgesine geçiyoruz. Burası içinde birçok parkın bulunduğu, Kiev’in en büyük yeşil alanlarından. Turumuza önce Khreschatyi Park’la başlıyoruz. Mariinsky Parkı’nın batı kısmında yer alıyor. Parkın hemen girişinde “Friendship Arch” bulunuyor (bkz. alt resim). Gökkuşağını andıran anıt, 1982 yılında Kiev şehrinin 1500. kuruluş yıldönümü ve Eski Sosyalist Soveyetler Birliği’nin 60. yılı anısına yapılmış. Khreschatyi Park’tan Mariinsky Park’a geçiyoruz. Parkın başlangıcında 1957 yılında II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden isimsiz askerler anısına yapılmış, The monument to eternal glory anıtı bulunuyor. Girişten girmeyip, girişin sol tarafından parkın içerisine girerseniz muhteşem Kiev manzarasıyla karşılaşırsınız.

(Friendship Arch)
(The monument to eternal glory)

Fotoğrafı çektikten sonra “Monument to the millions of victims of the Great Famine”in olduğu yere doğru yürümeye başlıyoruz. Anıt, 1932-33yılları arasında Soveyetler Birliği tarafından yapılan suni kıtlıkta -diğer adıyla Holodomor katliamı/soykırımı- ölen milyonlarca insanın anısına yapılmış. Alt kısmında ise küçük bir müze bulunuyor.Yürürken parkın içinde aynı anda 4 gelin ve damat görmem sebebiyle İstanbul’daki Fenerbahçe Parkı’na benzetmemi her halde yadırgayan olmaz.

(Monument to the millions of victims of the Great Famine)
(İşte kanıt: Gelin ve damat)

Park turumuzu tamamladıktan sonra Lavra’ya geçiyoruz. Giriş 10 grivna. 1051 yılında yapılan manastır, Doğu Avrupa’da Ortodoks Kilisesi’nin merkezi. UNESCO Dünya Miraslarını Koruma listesinde bulunan manastır, aynı zamanda Ukrayna’nın 7 harikasından biri. Manastırın bahçesinden de yine geniş Kiev manzarasını izleyebilirsiniz. Aynı zamanda uzaktan The Monument of Motherland’ı görebilirsiniz. Pechers’ky Landshaftny Park’ın içinde bulunan anıtla birlikte bir de II. Dünya Savaşı Müzesi var. Misafirim çok yorulduğu için gidemediysem de aklımın fena halde müzede kaldığını itiraf etmeliyim.

(The Monument of Motherland)
(Lavra)

Burada kısa bir tur attıktan sonra manastırın hemen yanında bulunan ve klasik Ukrayna mutfağından yemekler yiyebileceğiniz La Coupole’e gidiyoruz. (Adres: 23 Yanvarskogo Vosstaniya st) Güzel bir soğan çorbasıyla Roast by Kiev söylüyüorum ve afiyetle yiyorum. İki kişi yaklaşık 250 grivna ödüyoruz.

Öğle yemeğinden sonra artık toplantı vakti ve sonrasında Kiev’e veda. Toplamda 1 gün süren bu kısa ziyaret elbette yetmiyor. Belki önümüzdeki sene bir ufak tur daha yaparım…

Bol bol gezmeniz ve tozmanız dileğiyle, şimdilik esen kalın….

4 GÜNDE VIYANA

4 GÜNDE VIYANA

4 GÜNDE VIYANA

Not: Bu yazı, aylar önce yazılmış olup, gezmelerden tozmalardan ancak yayımlanabilmiştir. 

Şeker Bayramı’ında ani bir kararla Viyana’ya gitmeye karar veriyorum. Bu kararda elbet Paris, Barselona gibi yerlere kıyasla Viyana uçuşlarının çok daha uygun olması etkili oluyor. Ee hazır vize de olunca yarım saat içerisinde uçak biletimi alıyorum ve otel rezervasyonumu yapıyorum.

Viyana ile ilgili kısa bir araştırma yaptıktan, gidenlerden önerileri aldıktan sonra hoop uçuveriyorum. Kahve, pasta ve şarap diyarına hoş geldim 🙂

İlk Gün

Şansıma hava pek güzel… Yaklaşık 34 derece. Meğer Ağustos Viyana’nın en sıcak ayıymış, o da bana denk geldi. Ne güzel. Neyse ki İstanbul’daki gibi bir vıcıklık mevzu bahis değil.

Hava alanından şehre ulaşmak için 3 alternatifiniz var. İlk alternatif otobüs, kendisi kişi başı 6 EUR. İkinci alternatif City Airport Train, 14 EUR. Bi de benim tabirimle halk treni var, Viyana’da OBB olarak anılıyor kendisi, o da 4 EUR. Buradaki sistemde aynı kardeş ülke Almanya’daki gibi. Kimse size aman çocuğum git bilet al demiyor, sorumlu bir insan evladı olarak gidip biletinizi alıyor ve girişteki cihazlara okutuyorsunuz. Ha yok ben bilet almıycam, nasılsa kontrol edilmiyor derseniz, cezayı da yiyiverirsiniz söylemiş olayım.

Ben 4 EUR’yu verip babalar gibi halk treni ile yani OBB ile şehre gidiyorum. Wien Mitte son istasyon zaten. Buradan istediğiniz metro hattına geçiş yapabiliyorsunuz. Kaldığım Strawberry Hostel’e gitmek için metroya biniyorum. Yalnız hava alanından merkeze gelmek için aldığınız tren bileti, metro hattı için geçerli değil. O nedenle ayrı bir bilet daha almak zorundasınız. Unutmayınız!

Strawberry Hostel merkeze metro ile yakın sayılabilecek bir mesafede. Ayrıca temiz mi temiz bi yer. Fiyatı da gayet uygun. Tek kişilik odaya 4 gece için 162 EUR ödüyorum ki metro istasyonuna ve konumuna bakılacak olursa gayet makul bir rakam. Yalnız kredi kartının geçerli olmadığını belirteyim. Valizi odaya atar atmaz, resepsiyondan bir şehir bir de metro haritası kapıyorum ve ne yapacağımı da çok bilmeden kendimi sokaklara atıveriyorum.

İlk durak Stephansdom yani Türkçe tabiriyle Stephan Katedrali. Şehrin en önemli simgelerinden olan katedral 1365 yılında gotik tarzında inşa edilmiş. II. Dünya Savaşı’nda hasar gören katedralin restorasyon çalışmaları halen devam ediyor. Ayrıca dileyenler 4 EUR karşılığında katedralin tepesine çıkıp, Viyana manzarasını izleyebiliyor. Amma velakin çok hevesli olmadığımdan, katedrali gezmekle yetiniyorum. Tam çıkarken gişede Mozart konser afişi gözüme takılıyor. Hem de o akşam, aman ne keyif. 15 EUR’ya bir konser bileti alıyorum. Konser 20:30’da başlayacak. Daha vaktim var.

(Stephansdom)
(Stephansdom)

Buradan çıkıp arka sokaklarda dolanırken Mozart’ın 2,5 yıl yaşadığı, sonrasında müzeye dönüştürülen Mozarhaus’a gidiyorum. Efenim giriş 10 EUR ve hiç birşey yok. Tamamen para tuzağı diyebiliriz. Bu nedenle vaktinizi ve paranızı boşuna harcamamanızı öneririm.

Mozarhaus’tan çıktıktan sonra öylesine sokaklarda yürüyorum. Önce meşhur opera binasının önünden geçiyorum. Opera binası Temmuz- Ağustos ayları arasında maalesef kapalı. Yani her hangi bir konser programı yok. Ancak binayı gezmek isterseniz bunun için turlar düzenleniyor. Bu turlardan birine katılabilirsiniz dilerseniz.

Opera Binası’nın önünden düz devam edip, Burg Garten’dan Hofburg Sarayı’na gidiyorum. Burası Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun birçok önemli şahsına ev sahipliği yapmış. Hanedanın önde gelenleri bu sarayı kışlık olarak kullanırmış. Pek kıymetli hanedan üyeleri yazları ise Schönbrunn Sarayı’nda geçirirmiş. Bu arada şu ünlü “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” lafını söylediği iddia edilen Marie Antoinette de Hofburg Sarayı’nda doğmuş. Hofburg Sarayı’nın içersinde ayrıca Sisi Müzesi’ni de dilerseniz ziyaret edebilirsiniz. Ben şahsen etmedim, pek ilgimi çekmedi.

Bahçede ufak bir gezinti yaptıktan sonra sarayın arka kısmından Kohlmarkt caddesine geçiyorum. Burada amaç belli. Kraliyet sertifikalı Demel Pastanesi ya da kısaca Der Demel. Dışarıda yer olmadığı için içeri geçiyorum. Dersime iyi çalıştığımdan ne yiyeceğim belli; sahertorte ve bir fincan Fiaker söylüyorum. Fiaker ne diye soracak olursanız Viyana’nın meşhur brandyli mochası. Sahertorte ve Fiaker gerçekten mükemmel bir tercih oluyor.

(Der Demel)

Tatlımı ve brandyli mochamı yudumlarken yanımda oturan bir beyefendi turist olduğumu elimdeki haritalardan anlıyor ve tatlıyı nasıl bulduğumu soruyor, sonrasında sohbet başlıyor. İstanbul filan derken bizim sohbet ilerliyor. Ben de kendisine Viyana’daki en iyi schnitzel’i nerede yiyebileceğimi soruyorum ve turistik bir yer olmamasını özellikle rica ediyorum. Viyana’daki en iyi schnitzel’i Cafe Mozart’ta yiyebilirsiniz diyor ve sonrasında kendisiyle vedalaşıyoruz.

Tatlımı ve kahvemi bitirdikten ve 12 EUR’luk hesabı ödedikten sonra Kohlmark’ta yürümeye devam ediyorum. Bu cadde üzerinde aynı zamanda Viyana’nın ünlü kahve markası Julius Meinl’in de cafe’si var. Kahve meraklıları için mabet olabilecek bir yer, benim için sadece önünden geçtiğim bir cafe oluyor.

Cafe Mozart’ı kolayca buluyorum. Burası meşhur Albertina Müzesi’nin hemen karşısında. Benim gittiğim saatlerde müze kapanmış olduğundan doğrudan Cafe Mozart’a geçiyorum. Ancak daha sonra da programı yetiştiremediğim için maalesef bu müzeye gidemiyorum. Albertine Müzesi’nin dünyanın önde gelen müzelerinden olduğunu ve eğer Schiele, Cézanne, Klimt, Kokoschka, Picasso gibi sanatçıların masterpiece’lerini görmek istiyorsanız kaçırmamanız gereken bir müze olduğunu söyleyeyim. Müzeye giriş ise 11 EUR.

(Mozart Cafe’den Albertine Müzesi)

Cafe Mozart’ta bir shnitzel, bir de büyüğünden Avusturya’nın meşhur birası Ottakringer söylüyorum. Bu arada ufak bir uyarıda bulunayım. Eğer domuz eti yemiyorsanız  bunu mutlaka söylemelisiniz. Güzel bir akşam yemeğinden sonra,  yaklaşık 20 EUR hesap ödüyorum ve konser için Stephan Katedrali’nin yolunu tutuyorum.

3 kişilik bir oda orkestrası Mozart’ın o güzel eserlerini icra ederken, katedralin büyüleyici ortamından ve akustiğinden etkilenmemek mümkün değil. Ama elbet Opera Binası’nda da bir konser izlemek pek hoş olurdu. Yaklaşık 1 saat süren konserin ardından daha önceden araştırıp, bulduğum Jazz Land’a gidiyorum. O gece veteran jazzcı amcaların konserleri var. Mekan Franz-Josefs-Kai cad. No:29’da. Yer altında biraz basık ve ufak olmasına rağmen keyifli sıcak bir mekan. Müzikler de bir harika. Benim gibi clubber değilseniz ve jazz seviyorsanız Jazz Land’a gitmenizi öneririm.

Viyana’da İkinci Gün

Güne güzel bir kahvaltıyla başlamak lazım. İstikamet Viyana’nın meşhur cafe’lerinden biri olan Cafe Spel. Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin baş rollerini paylaştığı Before Sunrise filminin bir sahnesi de burada çekilmiş. Cafe Sperl epey tarihi bir yer, 1880 yılında açılmış. Tipik bir Viyana kahvaltısı için tercih etmelisiniz. Güzel kahvaltıdan sonra Cumartesi günleri kurulan meşhur Naschmarkt’a gidiyorum. Cafe Spel pazar alanına yürüme mesafesiyle 5 dk. O yüzden çok kolay oluyor bulmam.

Pazarda daha çok Yunan, Türk ve Asya mutfaklarından yiyecekler bulunuyor. Sabit pazardan sebze, meyve, tatlı, balık, et ve et ürünleri ile egzotik meyveler alabilirsiniz. Sadece Cumartesi kurulan bit pazarında ise değişik eşyalar bulabilirsiniz. Ancak  çok fazla turist olduğundan etrafta da yan kesiciler dolanıyor. Ben bizzat yaşadım. Neyse ki çantam açılmadan durumu fark ettim. Özellikle sırt çantanızı önünüzde tutmanızda fayda var. Benden uyarması.

Pazarda dolandıktan sonra metroyla Museumsquartier’a gidiyorum. Museumsquartier, Viyana’nın en geniş alana sahip kültür merkezi. Leopold, Modern Sanat müzesi bu alanın içerisinde. Müze Avusturya modern sanatının sergilendiği en geniş koleksiyonları içeren müze. Özellikle Gustav Klimt, Egon Schiele, Koloman Moser, Oskar Kokoschka gibi Avusturya’nın meşhur sanatçılarının eserlerini görebilirsiniz. Aynı zamanda müze dünyadaki en geniş Egon Schiele koleksiyonuna sahip.

(Museumsquartier)

3. Katta Klimt bölümünde sevgilisi Emilie Flöge’e 20 yıl boyunca yazdığı notları ve kartları ve zamanının çoğunu geçirdiği Avusturya’nın sayfiye yeri Attersee’de yaptığı manzara resimlerini görebilirsiniz.

Müzede yaklaşık 3 saat geçiyorum. Epey acıkmış şekilde Museumsquartier’ın avlusunda bulunan Corbaci diye bir restoranta giriyorum. Bildiğimiz anlamda Çorbacı mı o kısmını bilemiyorum. Viyana usulü haşlanmış et ve bira söylüyorum. Yaklaşık 16 EUR bir hesap ödüyorum.

Buradan çıkıp Museumsquartier’ın hemen karşısında bulunan National History Museum’a gidiyorum. Tam karşısında da Kunsthistorisches Müzesi var yani Sanat Tarihi Müzesi. National History Museum’ın girişi 10 EUR. Burada görebileceğiniz bin bir çeşit hayvan, taş vs. var. Bence çok matah bir yer değil. Hatta ben şahsım adıma gittiğime pişman oldum ve burada harcadığım süreyi keşke Sanat Tarihi Müzesi’ne ayırsaydım diye düşündüm. Ama şunu da eklemeliyim çocukların ilgisini çektiği kesin, o yüzden çocuklu aileler için eğlenceli bir ziyaret olabilir. Böyle de empatik bi insanım.

(National History Museum)

National History Museum’dan ayrılıp sırasıyla Parlemento Binası’nın önünden Volks Garden’a geçiyorum. Burdan da Rathaus Park’a. Rathaus Park’a gittiğimde akşam saat 9’da Açık Hava Film Festivali kapsamında Phantom of the Opera’nın DVD gösterimi yapılacağını öğreniyorum. Yiyecek ve içecek çadırları kurulmuş, etraf pek kalabalık. Saat 9’a kadar vakit olduğundan meşhur Cafe Centeral’a gidiyorum. Cafe Central, 1876’da açılmış ve sonrasında entellektüel kesimin buluşma mekanı olmuş. Bu zatlar kimler derseniz modern mimarinin öncüsü Adolf Loos, on parmağında on marifet ressam, şair ve oyun yazarı Oskar Kokoschka, yazar, gazeteci, oyun yazarı Stefan Zweig, Marksist Rus politikacı, Frida Kahlo ile bir dönem yasak aşk yaşamış Leon Trotsky bu isimlerden birkaçı. Burada Aperol Spritzer ve shartorte söylüyorum. Aperol Spritzer’i bilmeyenler için açayım; beyaz şarap, soda ve aperol karışımı bir içecek ve burada içtiğim Aperol Spritzer en güzeliydi diyebilirim. Cafe Centeral turistik bir yer, bir de garsonları biraz ukala.

Buradan Rathaus’taki Açık Hava Sineması’na geçiyorum. Festival ücretsiz. Oldukça kalabalık ama en ufak bir itiş kakış yok. Almanca olmasına rağmen keyifle izliyorum müzikali ve geceyi noktalıyorum.

Üçüncü Gün

Eğer hristiyan bir memleketteysem Pazar ayinlerini kaçırmam. Genel olarak bu tür törenler enteresan geldiğinden, dinsel bir yanı yok. Ziyaret öncesi yaptığım araştırmaya göre Holfburg’ta Pazar ayininde çocuklardan oluşan bir koronun konseri olurmuş. Ben de bu nedenle Pazar ayinini kaçırmamak için erkenden gidiyorum. Ama gittiğimde yaz döneminde Pazar ayinlerinin yapılmadığını öğreniyorum. Buradan kahvaltı yapmaya Viyana’nın en ünlü cafe’lerinde biri olan Cafe Hawelka’ya gidiyorum. Ancak burada da kahvaltı servisi saat 11:00’de başlıyormuş.

Henüz çok erken…Hem vakit geçirmek hem de pazar servisini izlemek için Stephanplatz’a gidiyorum. Pazar servisi sona erdikten sonra Cafe del Europe adında bir cafe’ye gidiyorum. Ancak tam bir hayal kırıklığı. 11 EUR hesap geliyor. Kredi kartı ile ödemek isterseniz komisyon uyguluyorlar ve bir anda 11 EUR’luk hesabınız 20 EUR oluveriyor. Aman diyim uzak durun.

Buradan Karlsplatz’a geçiyorum. Karlsplatz, 3 metro hattının kesiştiği, Viyana Müzesi ve barok tarzındaki Karlskirche Kilisesi’nin olduğu meydan. Önce Karlskirche Kilisesi’ne gidiyorum. Kilisede Pazar servisi devam ediyor. Biraz izledikten sonra Klimt’in çizimlerini görmek için Viyana Müzesi’ne gidiyorum. Gişedeki müze görevlisine Klimt’in müzede hangi eserlerinin olduğunu ve en çok eserinin bulunduğu müzeyi soruyorum. Görevli çocuk Viyana müzesinde kara kalem çizimlerinin olduğunu ve en çok eserin Belvedere Sarayı’nda olduğunu söylüyor. Müzede sadece Klimt yok tabi ki farklı sergiler de yer alıyor. İlginizi çekebilecek sergiler olabilir, bu nedenle bakmakta fayda var. Giriş ise 8 EUR.

(Karlskirche Kilisesi)

Viyana Müzesi’ne girmeden Belvedere Sarayı’na doğru yola koyuluyorum. Yaklaşık yarım saat yürüyorum. Saray, aşağı Belvedere ve Yukarı Belvedere olmak üzere iki bölümden oluşuyor. 1668-1745 yılları arasında yapılan sarayın devasa bir bahçesi var. Tabi bizdeki tabiriyle arazi. Hani burada olsa Ağaoğlu atıyla araziye dalar, hayalimdeki yer işte böyle bir yer diyip gökdeleni dikerdi.

(Belvedere Sarayı)

Her neyse Ağaolu’ndan bahsedip şimdi keyfimizi kaçırmayalım ve kendisini en dip köşelerde bırakalım. Saray Savoy Prensi Eugene tarafından yazlık olarak yaptırılmış. Belvedere Sarayı sadece Viyana’daki değil dünyadaki en geniş Klimt koleksiyonuna sahip. Klimt’in The Kiss ve Judith gibi baş yapıtlarını bu müzede görebilirsiniz. Klimt’in özellikle ilk yıllarındaki eserleriyle sonraki eserleri arasındaki farkı da canlı canlı görmek ayrıca enteresan. Aynı zamanda Schiele ve Kokoschka’nin da eserleri bulunuyor. Ben sadece yukarı Belvedere bölümünü gezdiğim için 11 EUR ödüyorum. Gitmek istediğiniz bölüme göre bu ücret değişiyor.

Sağlı sollu 4 kattı gezdikten sonra artık pek de enerjim kalmıyor. Saray’ın bahçesine yere seriliveriyorum. Tam da o sırada bir leyleği uçarken görüyorum 🙂 e ne de olsa görecek daha çok yer var…

Dinlendikten sonra şehrin ta öbür ucuna Stadtstrande’ye gidiyorum. Burası Tuna Nehri kıyısında Viyanalı’ların bisiklete bindikleri, yürüyüş veya piknik yaptıkları alan. Onca yorgunluktan sonra sakin bir yerde yürüyüş yapmak iyi geliyor. Soluklanmak için bir parka oturduğumda Alex adında biriyle tanışıyorum. Epey sohbet ettikten sonra akşam yemeği için sözleşiyoruz ve ben Tuna nehri kenarındaki Summergate’te oturup kendime bir blutwurst ve bira söylüyorum. Burada dinlendikten sonra AKH’ye yani Viyana Tıp Üniversitesi’nin olduğu yere gidiyorum. AKH ( Allgemeines Krankenhaus der Stadt Wien)Viyana’nın hatta Avrupa’nın en büyük hastanesi. Hastanenin ilk kuruluşu 1686 yılına kadar uzanıyor. Güzel bir bahçesi ve keyifli mekanları var. Ben Salette diye bir yere oturuyorum ve kendi yapımları beyaz ev şarabından söylüyorum. İtiraf etmeliyim gerçekten başarılı bir şarap, yolunuz düşerse tavsiye ederim.

Akşam yemeği saati geldi bile. Alex’le Stephanplatz’ın önünde buluşuyoruz ve Alex’in seçimiyle Griechenbeisl’e gidiyoruz. Efenim burası Viyana’nın en eski restoranlarından. Eski derken gerçekten eski 1447’den beri. Hatta duvarlarında Viyana Kuşatması’ndan kalma top mermileri bulunuyor. Fazlasıyla turistik ve pahalı bir yer olduğunu söylemeliyim. Ancak mutlaka görülmesi gereken yerlerden bir tanesi.

Yemeğimizi yedikten sonra Alex’le kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz. Yürüyüş sırasında 11. yüzyılda yapılmış Viyana’nın en eski kilisesi olan St. Ruprecht kilisesini gösteriyor. Annesiyle babasının da bu kilisede evlendiğini anlatıyor. Kilise Viyana’nın barlar sokağı diye tabir ettiğim bölgesine çok yakın. Hatta yukarıda bahsettiğim Jazz Land’a gelmeden hemen solda üstte.

Kiliseden sonra bir kahve içelim diyoruz ve yukarıda bahsettiğim Cafe Hawelka’ya gidiyoruz. Burası 1939’da Leopold Hawelka tarafından açılmış. II. Dünya Savaşı sırasında kapanan ve sonrasında yeniden açılan cafe, entellektüellerin, sanatçıların ve yazarların ziyaret ettiği popüler bir mekan olmuş. Oldukça salaş olan cafe’nin kendinehas bir  tarzı olduğunu söylemeliyim. Eğer şanslıysanız sahibi Bay Leopold’u bizzat cafe’de görme şansınız olduğu da rivayetler arasında. Bana nasip olmadı, belki size olur. Burada Viyana’nın pek meşhur kahvesi melage içtikten sonra Alex’le yollarımız bir sonraki gün buluşmak üzere ayrılıyor.

Dördüncü Gün

Sabah kalkar kalkmaz kahvaltı için Viyana’nın başka meşhur bir cafe’sine gidiyorum; Cafe Prückel (Stubenring, 24) Başka bir yüz yıllık mekan daha…1904 yılında kurulmuş. Turistlerden ziyade daha çok Viyanalılarla karşılaşacağınız keyifli bir mekan. Tipik bir Avusturya mutfağına sahip. Tam Viyanalı gibi şehrin tadını çıkarayım derseniz, burası gitmeniz gereken yerlerden bir tanesi. Ayrıca ev yapımı apple-strude’si ve Sacher’i da pek güzelmiş. Miş diyorum çünkü malum kahvaltı için gittim, tadına bakamadım. Bu arada unutmadan Cafe Prückel’de her Pazartesi-Çarşamba ve Cuma akşamları 7’den 10’a kadar canlı müzik olduğunu ve kredi kartı geçmediğini de ekleyeyim 🙂

Kahvaltıdan sonra Stubenring’ten merkeze doğru yürümeye başlıyoruz. Haritaya bakmadan aklım ne yöne gitmek isterse oraya gidiyorum. Bu benim aynı zamanda bir şehri keşif yöntemim. Çok da keyifli oluyor. Wollseile sokağında gerçekten çok güzel mekanlar görüyorum. Öğlen yemek için Alex’le buluşacağımdan pek vaktim yok. O nedenle bir sonraki seyahat için hepsini not alıyorum. Gidenleriniz olursa aklınıza da yatarsa, bu mekanlar güzel bir alternatif olabilir.

Cafe Diglas: 1875 kurulmuş Viyana’nın en eski cafe’lerinden bir tanesi. Neredeyse cafe’lerin tamamı yüz yıllık olduğu için bu deyim bir süre sonra anlamını yitiriyor tabi. Ama uğramadığım için pişman olduğum yerlerden biri kendisi.

Figlmüller: Kuruluş 1905. Viyana’nın en meşhur schnitzel’cisiymiş meğer. Böyle uzun uzun kuyruklar olurmuş kapısında. Yorumlarda kimine göre çok ahım şahım değilmiş schnitzel’i ama Viyana’ya gittiğinde uğramazsan Viyana’ya gittin saymıyorlarmış.

Zanoni&Zanoni: Viyana’da bi İtalyan dondurmacı. Burası da Viyana’nın en meşhur İtalyan dondurmacısıymış efenim. 40 yıl önce Viyana’ya yerleşen bir İtalyan aile tarafından açılmış. Fazla turistik olduğu ve İtalyan dondurması ile yarışamadığı da rivayetler arasında. Benden söylemesi, sizden denemesi.

Sokak turumu tamamladıktan sonra öğle yemeği için yeniden Alex’le buluşuyorum. Nereye gidiyoruz diye sorduğumda sürpriz olduğunu söylüyor. Metro ile Donauinsel’e gidiyoruz. Burası Viyana’nın merkezinde ufak bir adacık. Viyanalıların mesire yeri. Ancak Alex’in anlattığına göre Viyanalılardan ziyade bizim Türkler bu alanda yasak olmasına rağmen mangal yapıyorlarmış.
Bu bölgede bir çok restorant, cafe ve barlar var. Hava o kadar sıcak ki daha fazla yürüyemiyoruz ve önümüze ilk çıkan Malina Restoran’a kendimizi atıveriyoruz. Sıcaktan yemek bile yiyemiyoruz. İçtiğimiz buz gibi biralar hararetimizi almaya yetmiyor. Alex kendini Tuna nehrine atmaya karar veriyor. O kadar rahatlar ki özenmemek ya da gıpta etmemek mümkün değil. Sonrasında başka yerlere gideceğim için ben nehir kenarından Alex’i izlemekle yetiniyorum, malum kıyafete ihtiyacım olacak 🙂
Yüzmeden sonra Alex’in işe dönmesi, benim de önce Schönbrunn Sarayı’na oradan da Grinzing’e gitmem gerekiyor ve yollarımız kendisiyle burada ayrılıyor.
Shönborn Sarayı kraliyet ailesinin yazlığı olarak kullanılmış zamanında. Avrupa’nın en önemli saraylarından bir tanesi ve UNESCO dünya mirası listesinde. Sarayın içini gezmedim. Zira o kadar büyük ki bahçeleriyle birlikte gezmeye kalksanız yarım gününüz gider. Botanik bahçesi kesinlikle görmeye değer, sarayın içi ilgimi çekmediği için girmedim ama saray hayatını merak edenler girebilir tabi. Burada çok daha fazla yorulmadan Grinzing’e doğru yola çıkıyorum.
Grinzing şehir merkezine nispeten uzak bir yer. Tramvay ve otobüs yolculuğu ile yaklaşık 1 saat uzaklıkta. Schottentor’dan 38 numaralı tramvaya biniyorum. Son durağa geldikten sonra Kahlenberg tepesine nasıl çıkmam gerektiğini öğrenmek için istasyonda bir büfede sohbet eden 3 adama yaklaşıyorum. 2’si Türk belli. Muhabbet olmasın diye İngilizce soruyorum ama abilerden biri, sonradan ismini öğrendiğim Metin Abi benim not defterimi görüp “Aa Türksün” diyerek muhabbeti açıyor. Amacım Kahlenberg tepesine bir an önce çıkıp güneşi orada batırmak. Ama Metin Abi şarabı çok güzel olan Weingut Heuriger Reinprecht’e götürüyor beni. Sonradan öğrendiğime göre buranın şarapları ödüllüymüş. Biz Metin Abi’yle derin bir sohbete dalarken, canlı müzik yapan Romen müzisyenler de Türk olduğumuzu anlayıp Türkçe şarkılar çalmaya başlıyorlar. Olaylar giderek garipleşiyor benim için. Ama muhabbet güzel, yarıda kesip gidemiyorum. Artık hava kararıyor. Gitmem gerek…Metin Abi tepeye çıkan otobüse beni kendi elleriyle bindiriyor, şoföre de emanet ediyor 🙂
Kahlenbert tepesi gerçekten de büyüleyici, tüm Viyana ayaklarınızın altında. Elbet gün batımına orada olsaydım iyiydi ama güzel insanlarla da bu vesileyle tanışmış oluyorum. Cobenzel Restaurant’ta şarap içmeye karar veriyorum. Kasadaki çocukla kısa sohbet sonrası Türk olduğunu öğreniyorum. Viyana’da öğrenciymiş. Sohbetimiz sonrası kırmızı şarabımı alıp, terasta manzaranın keyfini çıkarıyorum. Şarabımı içerken ne kadar çok anı biriktirdiğimi ve güzel insan tanıdığımı düşünüyorum. Viyana’daki son akşamım olması sebebiyle bir kadeh de Viyana’nın şerefine içip, otelin yolunu tutuyorum.
Böylece bir gezinin daha sonuna geliyorum.
BERLIN IN BERLIN- BÖLÜM II

BERLIN IN BERLIN- BÖLÜM II

BERLIN IN BERLIN- BÖLÜM II

Aralık’tan beri sabırsızlıkla beklediğim Berlin gezisi geldi de geçti bile… Bazen zamanın hızına şaşıp kalıyorum. Malum okuyanlar hatırlayacaktır (okumayanlar Bkz. Berlin Bölüm I Yazısı) Aralık’ta önce Radiohead ardından Pearl Jam Avrupa turne tarihlerini açıklamış, biz de 3 arkadaş 4 Temmuz Pearl Jam, 6 Temmuz Radiohead için konser biletlerimizi ta o zamandan almıştık.

Neredeyse koca kış Temmuz’daki Berlin gezisini bekleyerek geçti diyebilirim. Önce uçak şirketinin 3 Temmuz’daki uçuşunu 4 temmuz’a almasıyla macera başladı. Hemen aksiyon alıp, başka bir uçak şirketinin yine ucuz biletlerinden almayı başardık. Ardından Radiohead’in Toronto’daki konserleri öncesinde sahnenin yıkılması ve ekipten 1 kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle, tüm Avrupa turnesinin tarihlerinin değiştiğini açıklaması ciddi bir cenabet duruma işaretti. Benim arkadaşlarım da dahil herkes harıl harıl gruptaki cenabetin kim olduğunu bulmaya çalışırken, yaşanan olaylar neticesinde bulmamız çok da zor olmadı. Hikayenin geri kalanını merak ediyorsanız, sizi şöyle alayım…

3 Temmuz Salı / İlk Gün
3 Temmuz sabahı herşey olağan görünüyor. Kadıköy’den Sabiha Gökçen’e rahatça gidip check-in için Tumin (ben kendisine Tumi derim aslen)ve Işıl’ı bekliyorum. Tüm işlemlerimizi tamamladıktan sonra, uçağa alıyorlar bizi. Uçağa bindiğimde biletimin koçanından koparılmadığını, bütün halde olduğunu farkediyorum. Işıl’a benim biletin koçanını koparmamışlar diyorum. Bazen yapıyorlar öyle diyor. Ben de çok üstünde durmuyorum açıkçası. Saat 11:45’te kalkması gereken uçak bir türlü kalkmıyor. Ardından kaptan bir anons yapıyor: “Sayın yolcularımız, check-in yaptığı halde uçağa gelmeyen bir yolcumuzun bavulunu uçaktan indiriyoruz. Gecikme için özür dileriz.” Bavulun uçaktan indirilme işlemi tamamladıktan sonra kalkıyoruz. 2 buçuk saatlik uçuştan sonra Berlin Schönefeld Havaalanı’na varıyoruz.

Valizleri beklerken bizimkilere “Benim valiz de hep en son çıkar” diyorum. Ama bu sefer valiz çıkmıyor ve saniyesine uçağa gelmeyen ve valizi indirilen yolcunun ben olduğunu anlıyoruz. Hemen havaalanı yetkililerine durumu bildiriyoruz. Valizin bir sonraki gün geleceğini söylüyorlar. Sağolsun Tumi Türkiye’yi arayıp asistanına durumu aktarıyor ve onun da İstanbul’dan durumu takip etmesini rica ediyor.

Bir sırt çantası ve fotoğraf makinemle kalakalıyorum ama yapacak birşey yok. Otele doğru yola çıkıyoruz. Önce tren ardından da otobüsle 45 dkda otelimize varıyoruz. Kaldığımız otelin adı Aparthotel Vega. Uhlandstr 185/186, Charlottenburg’da. 3 kişi aynı odadayız. Gayet temiz. Kahvaltı yok ama otelin bulunduğu caddede pek güzel mekanlar var. Çok standart bir otel olmasının yanında, otelin bulunduğu lokasyon ve fiyatı çok iyi (5 gece 4 gün ve 3 kişi için toplam 286 EUR ödedik). Ayrıca metroya ve pek meşhur Kurfürstendamm caddesine 5 dk. üyüme mesafesinde.  Hem fiyatıyla hem de konumuyla kesinlikle tavsiye edeceğim bir yer.

Tumi ve Işıl otele eşyaları attıktan sonra- malum ben de atılacak eşya yok- Kreuzberg’taki Curry 36’ya gidiyoruz. Burası Berlin’de en iyi currywrust yapan yer. Zaten gittiğinizde göreceğiniz sıra da bunu kanıtlıyor. Büfe önündeki bistro masalarda ayakta yiyiyorsunuz. Başka yerlerde yediğiniz currywurst’tan sonra Curry 36’nın farkını çok iyi anlıyorsunuz.

Burda altlığımızı yaptıktan sonra Hackescher Markt’ta daha önceki seyahatimde gittiğim dünyanın en eski biraevlerinden biri olan (Kuruluş 1040) ve aynı zamanda bu yıl Mart ayında “Dünya’nın En İyi Birası” seçilen (Kaynak: http://www.forbes.com/sites/katiebell/2012/03/26/weihenstephan-vitus-named-worlds-best-beer/Weihenstephan’a Tumi ve Işıl’ı götürüyorum.  Bu arada geçen gelişimde tanıştığım garsonlardan Peggie ile yeniden karşılaşıyoruz. Ayak üstü sohbet ettikten sonra, karışık peynir tabağı ve tabi ki bira söylüyoruz. Bira menüsünden sırasıyla farklı biralar seçip, tadıyoruz. Gitmek isteyenler için işte adres: Weihenstephaner Berlin Neue Promenade 5, Hackescher Markt.

Burdan çıktından sonra Rosenthaler Strasse’de bir yürüyüş yapıyoruz. Bu cadde üzerinde Cafe Cinema, Eschschloraque gibi güzel mekanlar var. Bizim istikamet belli. Daha önceki seyahatte önünden geçip de giremediğim b-flat Accoustic Music+ Jazz Club. Bu arada yolda yürürken Televizyon Kulesi’nin yanından yükselen dolunay gözümüze çarpıyor. Bikaç fotoğraf çekip b-flat’e gidiyoruz. İçeride Susanne Folk Band diye bir grubun konseri var. İçerisi oldukça kalabalık. Boş olan yerlere sessizce oturuyoruz. Geç geldiğimizden olsa gerek para ödemiyoruz. Normalde giriş 8-10 EUR. Konserin son yarım saatini yakalayabiliyoruz ama bu bile inanın ilk günün yorgunluğuna iyi geliyor. Burada gerçekten çok başarılı grup ve sanatçıları izleyebilirsiniz. Sıcak ve havasız olması dışında eğer jazz seviyorsanız, önereceğim bir mekan. (b-flat Accoustic Music+ Jazz Club: Rosenthaler Str. 13, Hackescher Markt.)

Konser bittikten sonra, otele dönüşe geçiyoruz. Metroda, fotoğraf makinemin bozulduğunu fark ediyorum. İşte valizim gelmediği halde bozulmayan moralim o an bitiyor. Ama olmuşla ölmüşe çare yok. Yorgunluk ve moral bozukluğuyla uykuya dalmam saniyeyi bulmuyor.

4 Temmuz Çarşamba / Büyük Gün Pearl Jam ile Buluşma

Aylardır sabırsızlıkla ve heyecanla beklediğimiz o gün geldi işte. O heyecanı nasıl anlatsam bilmiyorum. Pearl Jam ile ilk karşılaşmamızın yanı sıra benim ilk yurtdışı ve stadyum konserim. Hani böyle desem bi miktar daha anlaşılabilir belki heyecanım.

O gün erkenden kalkıyoruz. Otelin karşısındaki cafede kahvaltımızı yaptıktan sonra Berlin’in en büyük sarayı Charlottenburg Sarayı’na gidiyoruz. 1695-99 yılları arasında yapılan saray II. Dünya Savaşı sırasında yanmış ve sonrasında tamamı yenilenmiş. Saraya giriş 12 EUR. Arka kısmında bulunan Schlosspark’a giriş ise ücretsiz. Hava pek güzel, saray ziyareti yerine bahçede nehir kenarında dolaşmak hepimize çok daha cazip geliyor. Parkta ufak bir tur attıktan sonra öğle yemeği için yine daha önce gittiğim Tiergarten’daki Teehaus’a gidiyoruz. Kışın pek keyifli olan bu mekanın, yazın keyfi de bir başka. Neyseki Işıl ve Tumi de beğeniyor. Ben Berliner Kindl Himbeere, Işıl da Berliner Kindl waldmeister içiyoruz. Ama Işıl bu aramolı birayı pek sevmiyor. Uzun uzun sohbet edip, yemeğimizi yedikten sonra parkın içinde sere serpe yatacağımız güzel bir ağaç altı buluyoruz. Karşımızda ağaçların arasından görünen Zafer Anıtı (orjinal adıyla Siegessäule). Tumi konsere hazırlık olsun diye Işıl’ın telefonundan Pearl Jam çalmaya başlıyor. 

Parkta dinlendikten sonra Berlin’in underground bölgelerinden biri olan Friedrichshain’a gitmeye karar veriyoruz. Parkın içinden yürüyerek Branderburg kapısına doğru ilerliyoruz. Ve kendimizi tesadüfi bir şekilde Berlin Fashion Week’in tam da ortasında buluveriyoruz. Fotoğraf makinesinin bozulmasına bi kez daha canım sıkılıyor. Modayla ilgilendiğimden değil elbet, ama kaç defa Berlin Moda Haftası’na denk gelebilirim ki 🙂 Neyseki Tumi ve Işıl’ın telefonları bu mağduriyetimi az da olsa gideriyor. Biraz moda dünyasını seyrettikten sonra yürüyüşümüze kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ama Tumi huysuz ve yaşlı bir adam olarak (ve bunu dediğime eminim pişman edecektir!) onu bu kadar yürüttüğümüz için söylenmeye başlıyor. Yürüyüş sırasında aralarda oturup dinleniyoruz. Neyseki yürüyüş dışında grupta en ufak bir uyumsuzluk yok. İlk defa tatile çıkan bir ekip olarak gayet uyumluyuz 🙂

Branderburg Kapısı’nın oradan metroyla Friedrichshain’a gidip Bozhagener Strasse, Simon Strasse’de yürüyüş yapıyoruz. Bu bölgede dünya mutfaklarından birçok farklı alternatif bulabilirsiniz. Konser öncesi birşeyler atıştırmak için Blech Bilder Bar’a gidiyoruz. Burası tesadüfen bulduğumuz sıradan bir Alman pub’ı. O nedenle mutlaka gidin diye bir öneride bulunamayacağım.

Biralarımızı içtikten sonra konser alanına doğru gidiyoruz. Giderken arka sokaklara dalıyoruz. Berlin’in meşhur grafitti sanatının örneklerini buralarda görmek mümkün. Aralarda gerçekten enteresan mekanlar da bulunuyor. Ana caddeye çıktığımızda Pearl Jam konserine giden kalabalıkla birleşiyoruz. Herşey o kadar sakinki, durumu garipsememek mümkün değil. Malum İstanbul’da böylesine bir konsere gitseniz şehrin her yerinde bir kaos yaşanır. Trafik ve kalabalık tüm keyfinizi kaçırır. Biz ise adeta bir opera konserine gider gibiyiz. Herşey bir rock konserine yakışmayacak nezihlikte ve sakinlikte. O2 World’e vardığımızda ise ne bir izdiham ne de bir sırayla karşılaşıyoruz. Salondaki yerimizi kolayca bulup oturuyoruz.

Pearl Jam öncesi ön grup olarak X the band diye bir grup çıkıyor. İlk defa duyduğum bu grup (ayıplamayınız, benim cahilliğim) meğer pek meşhurmuş. Los Angeles’lı olan bu abiler (solisti bi abla) 1977 yılında kurulmuş. Los Angeles ve Wild Gift albümleri Rolling Stone Dergisi tarafından tüm zamanların en iyi 500 albümleri listesi girmiş. Amma velakin o kadar kötü bir gruptuki bana göre o 1 saat işkence gibiydi. (Sevenleri kusura bakmasın lütfen) Eddie Vedder ile söyledikleri parça bile benim gözümde durumu değiştirmek için yeterli olmuyor.

1 saatin sonunda işkence niyahet bitiyor ve Pearl Jam sahneye çıkıyor. Long Road ile başlıyor konser. Tanrım, O2 World hep bir ağızdan parçayı söylüyor. Tüylerim diken diken. Hayranlıkla izliyorum. Ardından Why Go ile coşuyoruz. Sonra Given to Fly, The Fixer geliyor. Tüm salon kopuyor. Özellikle saha içi kısım hareketlenip, sahne önüne yaklaştıkça Eddie aralarda uyararak saha içindeki herkesin 3 adım geriye gitmesini rica ediyor ve herkes saniyesine hep birlikte geri gidiyor. Eddie bunu ara ara yapıyor. Ben adama bir kez daha hayran kalıyorum.

Sonra Eddie, doğum günü olan Mike McCready’nin annesini sahneye çağırıyor ve tüm O2 World hep birlikte Mike McCready’nin annesini için “Happy Birthday”i söylüyoruz. Sonra Eddie The End ve Just Breathe’i söylüyor.

Daha sonra Hard to Imagine, Once, Do the Evolution, Jeremy, Leash çalınıyor. Ve Black başlıyor. Pearl Jam 2012 Berlin O2 Arena mail grubuna düşen maile göre 2000 yılındaki Hamburg konserinden beri en iyi Black versiyonu.

Better Man’i de çalmalarını bekliyorum ama çalmıyorlar. Indifference ile konser sona eriyor. Gece bitmesin istiyorum. Konserin nasıl etkisinde kaldıysam, hafif bi sersemlik hissediyorum. Rüyadan yeni uyanmış gibi, henüz gerçek hayata adapte olamamanın sersemliği bu.

Binlerce insan yine gayet sakin salonu boşaltıyor. Çıkışta Berlin konserine özel hazırlanmış tişört ve posterler satılıyor. Ben Sean Cliver and Ed Templeton tarafından tasarlanan aşağıdaki posteri alıyorum.

Otelimize dönüyoruz. Mutlulukla uykuya dalıyoruz…

5 Temmuz Perşembe

Sabah erkenden kalkıp valizimi sormak için resepsiyona gidiyorum. Gelen giden yok. H&M’den aldığım birkaç parça eşya ile idare ediyorum. Sabah kahvaltısı için bu kez otelin karşısındaki yer yerine farklı bir yere gidelim diyoruz. Sokaklarda yer aranırken Işıl’la gözümüze Khesebeckstrasse üzerinde Cafe Bistro 1900 takılıyor. Hadi buraya gidelim diyoruz. Tumi hiç itiraz etmeden kabul ediyor. Etraftaki masaların üzerindeki rezerve notları, yiyeceklerimiz gelince anlamını buluyor. Tesadüfen pek de başarılı bir yer keşfetmiş oluyoruz. Güzel bir kahvaltıyla gün pek de keyifli başlıyor. Hava şansımıza yine güzel, hatta Berlin’e göre fazla sıcak bile diyebiliriz.

Bu kez rotamız Wansee Gölü. Batı Berlin’de olan bu göl Havel nehri üzerindeki Grober ve Kleiner adlı iki gölden oluşuyor. Berliner’lerin sayfiye yeri. Amacımız bir plaja gitmek ama nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Gölün etrafında kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Sonra sıcaktan bunalıp tren istasyonuna yakın olan Loretta diye bir mekanın bahçesinde biralanıyoruz. Plaj fikrinden vazgeçip dönüşe geçiyoruz. Ancak sonradan öğreniyoruz ki Nikolasee plajı ve Strandbad pek meşhurmuş. Özellikle Strandbad nudistler arasında popüler bir plajmış. Benden söylemesi 🙂

Burdan sonra Berlin’in diğer ucuna Mauerpark civarına gidiyoruz. Bu bölge vintage ve ikinci el mağazalarıyla pek meşhur. Fiyatlar Işıl’la bana pek de uygun gelmediğinden ve aynı zamanda buna değeneceğini düşündüğümüz birşey bulamadığımızdan alışveriş yapmıyoruz. Birkaç mağaza gezdikten sonra Oderberger Strasse’de Teigwaren’de yemek yiyip, soluklanıyoruz. Tumi biz mağazaları tek tek dolaşırken, hiç sesini çıkarmadan bizi bekliyor. Her mağazanın önünde mutlaka bir tabure vs. var. Bu da Tumi’nin sesini çıkardan bize eşlik etmesinde tabiki büyük etken 🙂

Bu caddede yürüdükten sonra pek renkli olan Kastanienallee Cad.sine geçiyoruz. Bu caddede de sıra sıra mağazalar ve mekanlar var. Işıl’la bir tane mağazayı bile sektirmeden hepsine girip çıkıyoruz. Sonra bu cadde üzerinde bulunan Berlin’in bira içilen ve yerel yemek yenen en eski mekanlarından birine Prater Gaststatte&Biergarten’a gidiyoruz. Burası 1837 yapılmış, ardından 1995 Biergarten ve restaurant olarak açılmış. Restaurant kısmında yiyebileceğiniz gibi bahçe kısmında fast food tarzı da birşeyler de yiyebilirsiniz. Büyük bir bahçesi var ve dünyanın her yerinden gelen insanların buluşma noktası gibi. Biramızı içip birşeyler atıştırırken, yağmur bastırıyor. Koca bir ağacın altında olduğumuzdan yağmurdan pek etkilenmiyoruz ama sonrasını düşünüyoruz. O nedenle yağmurun biraz hafiflemesini bekliyoruz.

Yağmur çok hafiflemese de burdan ayrılıp Hackesher Markt.’a gidiyoruz. Burda Tumi’nin arkadaşlarıyla buluştuktan sonra yukarda bahsettiğim Cafe Cinema’nın sokağında bulunan Eschscloraque’da altlığımızı yapıyoruz. Bu arada mekanın hemen yanında bir sinema var. Yazları açık hava sineması oluyor. Biz ordayken de arkadaki ufak bahçesinde bir film gösterimi vardı.

Salı akşamı gittiğimiz b Flat’te Portekiz’den çok ünlü bir besteci ve bas sanatçısı olan Carlos Bica var. Eschscloraque’dan kalkıp b Flat’e geçiyoruz. İçerisi full, millet bar kenarlarında, yerlerde oturuyor. Şansımıza gittiğimizde bir masa müsait oluyor ve bizi oraya alıyorlar. Ne keyif. Carlos Bica’ya Rita Maria Quartett eşlik ediyor. Çok güzel bir konser oluyor. Konserin ardından Tumi, Rita’dan benim için imzalı bir CD alıyor :). Akşamın en güzel sürprizi… Rita ile konuşurken b Flat’in garsonlarından biri ile sohbet etmeye başlıyorum. Kendisi Atina’lı. Klasik birbirimize ne kadar benzediğimizden bahsediyoruz. O İstanbul’u ne kadar beğendiğini söylüyor, ben de Yunanistan’a gittiğim yerlere bayıldığımdan. Berlin’i seviyormuş ama Almanlara alışamamış. Sohbetin sonunda ne varsa Akdenizli insanlarda var diyoruz ve birbirimize mail adreslerimizi verip vedalaşıyoruz. Ben her gezide birini bulmazsam olmaz, bu gezi de bu kişiAdrienne oluyor 🙂

Geceyi burda sonlandırıyoruz ve otelimize dönüyoruz.

6 Temmuz Cuma

Sonunda valizime kavuşuyorum. Ama Cumartesi döneceğim için kavuşmasam da olurdu 🙂 Sabah kahvaltımızı yine tesadüfen bulduğumuz Bliebtreu Strasse’de bulduğumuz Anna Lee’de yapıyoruz. Cafe Bistro 1900 kadar başarılı olmadığı gibi gayet vasat bir yer. 1 garsonun da herşeye yetişmeye çalışması cabası. Bir önceki gün kadar keyifli bir kahvaltı olmasa da karnımızı doyurup, East Side Gallery’e gidiyoruz. 1,3 km uzunluğunda olan bu duvar, özgürlüğün simgesi ve dünyanın en büyük açık hava galerilerinden biri. Duvar 21 ülkeden 118 ressamın yaklaşık 106 resmiyle bezenmiş.

Boylu boyunca yürüdükten sonra duvarın arka kısmında bulunan beach barlar dikkatimizi çekiyor. Mühlenstrasse 61-63’te yer alan Strangut’a gidiyoruz. Biramızı alıp nehir kenarında şezlonglara atıveriyoruz kendimizi. Bira dışında farklı birşeyler de içmek istiyoruz ve Işıl’la Aperol Spritz deniyoruz. Burada güzelce dinlendikten ve keyif yaptıktan sonra Potsdamer Platz.’a geçiyoruz. Sony Center’ı şöyle bir turladıktan sonra yakınlarındaki Lutter&Wegner diye bir mekanda şarap ve peynir ikilisi yapıyoruz. Alte Potsdamer Strasse 5’de bulunan bu mekan oldukça şık bir yer. Sony Center taraflarına gidecek olursanız, ki bence mutlaka gitmelisiniz, buraya uğrayabilirsiniz.

Karnımızı doyurduktan sonra biraz dinlenmek için mekanın hemen yakınında olan Tiegarten’a gidiyoruz. İptal olan Radiohead konseri için parkta birkaç Radiohead şarkısı çalıyoruz.

Parktan sonra Branderburg Kapısı’nın yan tarafında bulunan Holocaust-Mahnmal’a gidiyoruz. Burası II. Dünya Savaşı ve sırasında öldürülen Avrupalı Yahudiler anısına yapılmış bir anıt. 2003 yılında yapımına başlanan bu anıt, 2004 yılında tamamlamış ve II.Dünya Savaşı’nın bitiminin 60. yılı olan 10 Mayıs 2005 yılında açılmış.

Sütunlar arasında gezinerek Gerdamen Markt, Charlottenburg Strasse ve Französischer Strasse sokaklarında dolanıyoruz. Charlottenstrasse 60’ta Berlin’in ünlü çikolatacısı Fassbender&Rausch bulunuyor. Burası 1863’ten bu yana nefis çikolatalar yapan ünlü bir çikolatacı. Işıl’la mağazaya girip, kakao kokusunu içimize çektikten sonra Tumi’nin oturup birşeyler içtiği Moredo’ya gidiyoruz. Moredo’nun hemen karşısında bulunan Französischer Dom’da ise açık havada klasik müzik konseri var. Hafiften müzik sesiyle biralarımızı içiyoruz.

Moredo’dan sonra akşam yemeği için daha önce gittiğim Behrenstrasse’deki İtalyan restaurantı Sagrantino’ya gidiyoruz. Işıl ve Tumi burayı ve yemeklerini çok beğeniyor. Ancak fiyatlarının yüksek olduğunu belirtmeliyim (Sadece 1 şişe su, 1 şişe şarap ve 3 kadeh Presecco 50 EUR tutuyor.) 3 kişi 120 EUR civarı bir hesap ödüyoruz. Kredi kartı da geçerli değil. Akşam B Flat yerine farklı bir mekana gidelim diyoruz. Restauranttaki garsonlardan birine soruyoruz. Bize birkaç alternatif söylüyor. Bunlardan bir tanesi Veteranenstrasse 21’deki Acud. Bu bölgede gerçekten çok ilginç mekanlar var. Acud ise Berlin’de canlı müzik dinleyebileceğiniz en iyi mekanlardan biriymiş. Aynı zamanda sanat galerisi. Ancak biz gittiğimizde maalesef bir program yoktu. Vakit de bir hayli geç olduğu için burdan otelimize dönüp, geceyi noktalıyoruz.

7 Temmuz Cumartesi

Bugünü alışverişe ayırıyoruz. Otelimizin yakın olduğu Kurfürstendamm’da bir yürüyüş yapıyoruz. Bu cadde üzerinde ne ararsanız var. Ünlü KaDeWe alıveşriş merkezi de bu caddenin bitiminde, Tauentzienstrasse 21’de. Alışveriş yapmak isteyenler için ideal bir yer.Yürüyerek KaDeWe’ye gidiyoruz. KaDeWe’ye gitmemizdeki sebep alışveriş değil, üst katındaki ünlü food court aslında. Deli gibi acıkmadığımızdan mı bilmem bir yer beğenemiyoruz. Oysa burda her çeşit yemek bulmak mümkün. Ama niyeyse 3’ümüze de hiç cazip gelmiyor.

Burdan Berlin’in diğer ünlü caddesine Friedrichstrasse’ye geçiyoruz. Birkaç mağazaya uğradıktan sonra( Tumi’nin deyimiyle ben Birkenstock mağazasını aldıktan sonra) öğle yemeği için Alt- Berliner Kneipe Treffpunkt’a (Mittelstrasse 55) gidiyoruz. Burası klasik bir Alman Pub’ı. Alman mutfağını denemek isteyenlere kesinlike tavsiye ederim. Yemeğimizi yerken yağmur bastırıyor. Bu seferki baya sağnak şeklinde. Neyseki içerdeyiz. Gök yarılıp, şimşekler çakarken yemeğimizi afiyetle yiyiyoruz. Yağmur hafifleyince de otelimize dönüp valizlerimizi alıyoruz ve havaalanına doğru yola çıkıyoruz.

Benim için dolu dolu bir Berlin gezisi oluyor. Kim ne derse desin bu şehrin havası bambaşka. Sanırım bundan sonra Berlin’e gitmeye devam edeceğim 🙂

ROMA’DA BIR GÜN

ROMA’DA BIR GÜN

ROMA’DA BIR GÜN

Bundan tam 4 yıl önce Verona’da yaşayan İtalyan arkadaşımı ziyaret etmek ve 30. yaş günü kutlamak için Verona’ya gitmiştim. Hazır Verona’ya gitmişken de yakın olan Floransa ve Venedik’i görebilecek, dönüş yolunda 1 gün de olsa Roma’ya uğrayabilecektim. Alitalia’dan biletimi almış, tüm hazırlıklarımı da tamamlamıştım.

İlk kez tek başına çıkacağım bu yurtdışı seyahati için pek bi heyecanlıydım o günler. Alitalia’nın Roma aktarmalı uçağıyla Verona’ya gittim. 1-2 günlük Verona ziyaretinden sonra, tek başıma trenle günü birlik Floransa ve Venedik’e gitmiş, hayran kalmıştım oralara. Seyahatimin son günü ise yine Alitalia’nın sabah 6 uçağıyla Roma’ya uçacak, aynı gün gece 22 uçağıyla İstanbul’a dönecektim. Elbet bu kadar az bir zaman Roma’ya yetecek değildi ama yine de az da olsa Roma’yı görmek istiyordum.

O gün sabah havaalanına gittiğimizde Alitalia’nın uçak seferlerini iptal ettiğini ve İstanbul’a sabah tek bir sefer düzenleyeceği öğrenmiş ve çok üzülmüştüm.

Aradan yıllar geçti ve bir fırsat yakalayıp haftasonu 1 günlüğüne Roma’ya gittim. 2800 yıllık bir şehir için elbet 24 saat yetmez, ancak benim gibi hiç durmadan 6 saat yürüyebiliyorsanız, şehrin en önemli noktalarını rahatlıkla görebilirsiniz.

İşte size 24 saatlik Roma gezisi ayrıntıları…

Günlerden 5 Mayıs Cumartesi. İstanbul’da hava sıcak. Ama hava durumu Roma için şiddetli yağış gösteriyor. Beni mi buldu diyorum. Sadece 1 gün için yapılır mı bu bana?!! Tüm haftayı 23C geçiren Roma, benim gelişime o kadar seviniyor olmalı ki, hafta sonu sevinçten göz yaşlarıyla beni karşılamak istiyor diye düşünüyorum. Hava durumu nedeniyle mont, kazak ne varsa alıyorum yanıma.

Öğlen uçağıyla yolculuk başlıyor. Saat 14 gibi Roma’ya iniyorum. Otele metro yerine taksiyle gitmeye karar veriyorum. İstanbul taksicileri gibi ünlü olan Roma taksicilerinden korkmuyor değilim. Ancak havaalanı çıkışında bi taksi bankosu görüyorum ve gideceğim yer için taksi ücretinin ne kadar olduğunu öğreniyorum. Siz de taksi ile gitmek isterseniz mutlaka bu bankodan bilgi alın ve havalanı taksileri dışında bir taksiye binmeyin. İlgili kişi şehir merkezine gdişin 40 EUR olduğunu söylüyor. Havaalanı’ndan çıktığımda güneş göz kırpıyor. Roma bana güzel bir sürpriz yapıyor 🙂 Saat 15:30 gibi Hotel Fellini’ye varıyorum. Burası Piazza Barberini bölgesinde, Barberini meto istasyonuna ve Aşk Çeşmesi’ne yürüyerek 5 dk. uzaklıkta, mükemmel konumda olan bir otel.

Valizi odaya atıp, fotoğraf makine mi alıp vakit kaybetmeden fırlıyorum. Otel resepsiyonundaki görevliye sadece 24 saatim olduğunu söylüyorum ve görmem gereken en önemli yerleri haritada işaretlemesini rica ediyorum. 1 günde bitirmeniz zor ama ben yine de işaretliyim diyor 🙂 Nasıl bi manyak olduğumu bilmeden!

Barberini metro istasyonundan 1 EUR’ya tek yön metro kartı alıp Collesium’a gidiyorum. Yaklaşık 10 dk. sırada bekledikten sonra 12 EUR verip biletimi alıyorum ve içeri giriyorum. Collesium’un M.Ö 72 yılında inşası başlamış ve M.Ö 80’de tamamlanmış bir arena. Dünya’nın yedi harikasından biri olan Collesium’da meşhur gladyatör dövüşlerinin yanında, halk gösterileri, taklit deniz savaşları yapılırmış.

Collesium’u gezdikten sonra etrafını dolaşıyorum. Collesium ile Palantino tepesi arasında yapılmış Arco di Costantino yani Konstantin Anıtı bulunuyor. Tek başına olduğum için fotoğrafımı çeken birini bulsam diye etrafa bakınırken, Fransız olduğunu öğrendiğim Christophe ile tanışıyoruz. Ayak üstü sohbet ederken beraber gezebileceğimizi söylüyor. Ama benim görmem gereken daha bi sürü yer var. Kibarca teşekkür edip, vedalaşıyorum ve hızla Palantino’ya gidiyorum. Collesium için aldığım giriş kartıyla Roma’nın 7 tepesinden biri olan Palatino’ya giriş yapıyorum. Büyük bir açık havası müzesi olan Palatino, Roma kentinin tarihi kalıntılar açısından en zengin olan yeri. Burayı detaylı gezmek isterseniz en az 2-3 saat ayırmanız gerek. Ancak benim öyle bir vaktim olmadığı için 1 saatte turumu tamamlıyorum.

(Collesium)


Berlin’deki gibi o gün şansıma yine gösteriler var. Su kullanımıyla ilgili bir gösteri. Collesium’un önündeki Via dei Fori Imperiali caddesi trafiğe kapalı. Fırsat bu fırsat diyen tüm turistler Collesium önünde absurd fotoğraf çekimi peşinde (Bakınız aşağıdaki foto). Via dei Fori Imperiali boylu boyunca yürüyerek Roma’nın ünlü caddelerinden biri olan Via Del Corso’ya doğru gidiyorum. Caddenin bitiminde Venedik Meydanı ve Capitoline Tepesi arasında kalan Vittorio Emanuele II Anıtı (orjinal ismiyle Monumento a Vittorio Emanuelle II) önüne geliyorum. Burası Birleşmiş İtalya’nın ilk kralı olan Vittorio Emanuele II anısına 1885 yılında dizayn edilmiş. Çok vaktim olmadığı için içeriye maalesef giremiyorum. Ancak vakti olanlar için girişin 7 EUR olduğunu ve seyir terasından pek şahane Roma manzarasını izleyebileceğini belirteyim.

(Monumento a Vittorio Emanuelle II)

Birkaç fotoğraf çektikten sonra Via Del Corso Caddesi’ne doğru ilerliyorum. Alışveriş yapmak isteyenler için güzel bir cadde. Trafiğe kapalı olması nedeniyle cadde pek renkli. Bu haliyle caddede yürümek benim için büyük şans.

Via del Corso üzerinde yürürken bir sonraki durağımı belirlemek için şehir haritasına bakıyorum. Aşk çeşmesi çok yakın. Via delle Muratte sokağından sağa kıvrılıveriyorum ve işte karşımda Aşk Çeşmesi orjinal adıyla Fontana di Trevi. Hıdırellez zamanı burda olmamın bir anlamı olmalı diye düşünüyorum ve kendim ve tüm sevdiklerim için dilekler dileyip çeşmeye paraları saçıyorum 🙂  Günde 3 bin EUR paranın toplandığını ayrıca belirteyim 🙂 Toplanan bu para ihtiyaç sahiplerine veriliyormuş.

Dünyanın önemli barok yapılarından biri olan Aşk Çeşmesi’nde dilek diledikten, fotoğraf çektikten sonra İspanyol Merdivenleri’ne yani Trinita dei Monti’ye doğru gidiyorum. 1726 yılında yapılan İspanyol Merdivenleri toplam 138 basamaktan oluşuyor. Açıkçası görünce ufak çaplı bir hayal kırıklığı yaşasam da burası Roma’nın görmezse görülmezlerinden biri. Biraz soluklandıktan sonra Piazza del Popolo’ya doğru yola çıkıyorum. İspanyol Merdivenleri’nin hemen karşısındaki sokak olan ve sizi Via del Corso caddesine bağlayan Via Condotti’te ise Dolce &Gabanna, Dior, Ferre, Armani gibi birçok ünlü markanın mağazası bulunuyor. Via del Corso üzerinden Piazza del Popolo’ya doğru gidiyorum.  Burası Roma’nın geniş meydanlarından bir tanesi. Modern İtalyan litaratürine göre Halkın Meydanı demekmiş. Bu meydanda eskiden halka açık infazlar gerçekleştirilirmiş. Meydan’ın sağ tarafında Pincio tarafnda Leonardo da Vinci varmış ancak ben maalesef göremedim. Vaktiniz olursa siz mutlaka uğramaya çalışın.

(Fontana di Trevi)
(Trinita dei Monti)
 (Piazza del Popolo)

Piazza del Popolo’da sonra Via Penna d’Oca caddesinden Tevere Nehri’ne doğru gidiyorum. İlk gördüğümde bana Floransa’yı anımsatıyor. 406 kilometre olan Tevere Nehri İtalya’nın en büyük 2. nehri. İtalya’nın bel kemeği olarak adlandırılan Apennin’deki Fumaiolo Dağı’ndan başlayan ve Ostia’da Tiren (Tyrrhenian) Denizi’ne dökülen Tevere Nehri kenarında mutlaka yürümenizi tavsiye ederim, gerçekten çok güzel bir yer. Piazza Navona’ya gitmek için Tevere Nehri’ndeki Ponte Umberto I köprüsüne kadar yürüyorum. Burdan sola kıvrılıp Piazza Navona’ya çıkıyorum. Piazza Navona, Roma’nın bir diğer meşhur meydanı. 1. yüzyılda yapılan bu meydanda Antik Roma zamanında oyunlar oynanır, yarışmalar düzenlenirmiş. Bu meydan aynı zamanda Barok Roma tarzının en önemli örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Sokak ressamlarına ev sahipliği yapan Navona Meyda’nında birbirinden şık restoranlar bulunuyor. Dilerseniz akşam yemeğini bu restoranlardan birinde yiyebilirsiniz.

(Fiume Tevere)
(Piazza Navona)

Piazza Navona’dan sonra Pantheon’a doğru gidiyorum. Aslında amacım Panteon’u da gördükten sonra Piazza Navona’da akşam yemeğini yemek. Vakit bi hayli geçmiş. Çok da yorgunum. Ama Panteon’u görünce adeta kitleniyorum. Atmosferi beni adeta büyülüyor. Bunda sokak müzisyenlerinin ufak çapta konser vermesinin de etkisi var sanırım. Burda da birçok restoran alternatifi var aslında. Gözüme bi yer kestiriyorum. Restoranın adı Ristorante da Claudia. Parmigiano ve Bruschetta söylüyorum ve tabi 1 kadeh kırmızı şarap. Nasıl keyifli bir yer. Sokak müzisyenleri sırayla şarkılarını söylüyor. En son bir opera sanatçısı çıkıyor ve Nessun Dorma’yı söylüyor. Gökyüzünde dolunay. Mükemmel bir akşam. Akşam yemeğimi keyifle yerken sonradan Arnavut kökenli olduğunu öğrendiğim garsonla sohbete başlıyorum. İsmi Skerdilajd. Türk olduğumu öğrendikten sonra Türkçe konuşmaya başlıyor benimle. Meğer Arnavutluk’ta Türk kolejine gitmiş. Sonra beni restoranın sahibiyle tanıştırıyor. Yan masaların da sohbetimize katılmasıyla pek keyifli bi akşam oluyor. Yemek sonrası Tiramisu yemeğe niyetliyim ama Skerdilajd ananaslı kendi yaptıkları bir tatlıyı öneriyor. Gerçekten muhteşem bir tatlı. Bu kadar keyifli bi akşamın sonunda 51 EUR gelen tek kişilik hesap bile keyfimi bozmuyor. Ne de olsa 1 günlüğüne gelmişim, sonuna kadar keyfini çıkarmalıyım diye düşünüyorum.

(Panteon)
Restorandakilerle vedalaşıp otelin yolunu tutuyorum. Yol üzerinde gördüğüm bi dondurmacıya giriveriyorum. Roma dondurmasını yemeden dönmem 🙂 Onu da yapıyorum ve huzurla geceyi noktalıyorum.
Ertesi sabah 7.30 gibi kalkıp, kahvaltımı yapıyorum ve erkenden Vatikan’a doğru gidiyorum. Vatikan’a metroyla çok rahat gidebilirsiniz. Ben Barberini istasyonundan binip Ottaviano istasyonunda iniyorum.  Vatikan yüzölüçü ve nüfus olarak dünyanın en küçük ülkesi. Dünyanın en küçük ülkesi olmasının dışında Hristiyan aleminin en önemli yeri olan Vatikan’ın 100 kişilik ordsunun olduğunu duyunca şaşırıyorum. Pazar servisi olduğu için St. Pietro Katedrali bi hayli kalabalık. Çıkışta sırayı görünce erken gelmekle ne kadar iyi birşey yaptığımı anlıyorum.Yaklaşık 15. dk bekledikten sonra içeriye gidiyorum. St. Pietro Katedrali Roma’daki 4 büyük bazilikadan biri ve aynı zamanda Hristiyan aleminin en önemli yapıtı. Burda İtalyaca günah çıkarıldığı gibi Fransız, İspanyolca ve İngilizce günah çıkarılıyor.
(St. Pietro)
Pazar günü olduğu için diğer müzeler kapalı. O nedenle burayı gezdikten sonra Vatikan turumu tamamlayarak otele dönüyorum ve sonrasında dönüş için havaalanına gidiyorum. Taksiye binmemle indiren yağmurla bir kere daha ne kadar şanslı olduğumu anlıyorum ve Roma’ya veda ediyorum.
Sadece 1 gün kalmış da olsam Roma’ya aşık oluyorum. Bir başka gezi için şimdiden sabırsızlanıyorum 🙂
YERYÜZÜNDEKI NEVERLAND: İRLANDA

YERYÜZÜNDEKI NEVERLAND: İRLANDA

YERYÜZÜNDEKI NEVERLAND: İRLANDA

Her zaman merak edilen, gidilmese de doğasının ve insanlarının güzelliği bir efsane gibi dilden dile dolaşan yer yüzündeki Neverland… Bu kez İrlanda’dayım.. Bir hayal miydi gitmek için yanıp tutuşulan, yoksa dilden dile dolaşan o efsane miydi beni çeken? Neden İrlanda’ya gittin diye soranlara çok da verilecek derin bir cevabım yok aslında…Hatta cevabım Türk Hava Yolları’nın 31 Aralık 2012 tarihi itibariyle 20 bin milimin yanacağına ilişkin attığı mesajdan sonra, 20 bin mile gidilecek bir tek İrlanda’yı bulmam kadar basit…

Gitmeden önce neredeyse vazgeçtiğim, her fırsatta lanet ettiğim, hatta ve hatta küfür ettiğim bir yer olmuştu bile çoktan İrlanda… 1 ay süren vize süreci ve hemen arkasından arkadaşımın vizesinin yetişmemesi bunda epey etkili oldu aslında… O yüzden siz siz olun Kuzey İrlanda’ya gidecekseniz en az 1 ay önceden başvurunuzu yapın.

Seyahat ve organizasyon manyağı bir şahıs olarak en ufak bir heyecan kıpırtısı bile yok… İşte bu yüzden 1 haftalık tatilin sadece 3 gününü organize ediyor, geri kalan 4 günde ise meçhule doğru yolculuğa çıkıyorum…
Dublin’de kafamı sokacak bir yer bulduktan sonra hava durumuna bakıldı ilk iş. Klasik! kapalı ve yağmurlu. Bende de şans olsa zaten. En kalın montumu alıyorum, bir de sırt çantası… Ve Neverland’da varıyorum… Havaalanına indiğimde beklendiği gibi kapalı hava karşılıyor beni ama yağmur yok, çok şükür! Çünkü şemsiyem yok. Şemsiye taşımayı sevmem, çünkü hep kaybederim…

Dublin’de ilk gün

Airbnb’den bulduğum evin sahibinin verdiği tarife göre 16 numaralı otobüse biniyorum. Otobüse binmek için bozuk para ya da durakta bulunan makineden bilet almak gerekiyor. Dublin’de diğer Avrupa ülkelerinde alıştığımız gelişmiş metro ağını veya tren alternatiflerini bulamıyorsunuz. Ağırlıklı olarak otobüs ile ulaşım sağlanıyor. Otobüs bilet fiyatı 1,6 EUR. 1 saate yakın süren otobüs yolcuğunun ardından otobüs şoförünün yardımıyla inmem gereken durakta iniyorum. Ev sahibim Conor karşılıyor beni. Tatlı bir adam, fotoğrafçı ve yönetmen. Biraz sohbet ettikten sonra, Conor beni arabasıyla şehir merkezine bırakıyor. Karnım aç. Karşıma ilk çıkan Bobo’s Burger’da yemek yedikten sonra çok da nereye gittiğimi bilmeden yürüyorum. Meşhur Trinity College karşıma çıkıyor, sanki planlanmış gibi, sanki biliyormuşum gibi. Girişte 2 tane öğrenci karşılıyor insanları. Öğrencilerin rehberliğinde yapılan turlar, Book of Kells’in olduğu -Book of Columba diye de bilinmektedir kendisi- Old Library’e giriş dahil 10 EUR. Eğer tura katılmaz, sadece Old Library’e gitmek isterseniz de kütüphane girişi 9 EUR. O nedenle eğer İngilizce biliyorsanız öğrencilerin eşliğinde yapılan turlara katılmak en mantıklısı ve tabi ki en uygun olanı.

(Trinity College)

Gelelim mezunları arasında Isaac Newton, Francis Bacon, Bertrand Rusell, Oscar Wilde, Samuel Beckett, Jonathan Swift gibi çok baba isimlerin yer aldığı Trinity College’a… Trinity College Cambridge Üniversitesi’ne bağlı 31 kolejden biri. Kolej, I. Elizabeth döneminde 1592 yılında Tudor monarşisinin İrlanda’da hüküm sürmesini sağlamak için kurulmuş. Okul, 1873’e kadar sadece Protestanları kabul ediyormuş. Kolejin en kıymetli bölümü ise 1712-1732 yılları arasında inşa edilen İrlanda’nın en büyük kütüphanesi olan Old Library (Eski Kütüphane). Old Library, Avrupa’nın en büyük kütüphane odası “Long Room (Uzun Oda)” ve Book of Kells sergisiyle pek önemli bir yer.

Kütüphaneye ilk girişinizde sizi “Book of Kells” sergisi karşılıyor. İsa’dan sonra 800 yıllarında Kelt rahipleri tarafından yazılmış. Kitap 4 cilten oluşuyor, ancak sadece 2 cildi müzede gösteriliyor. El yazmasının tamamı ise kütüphanenin Digital Collections (http://digitalcollections.tcd.ie/home/#searchresults) portalinden görülebiliyor. Kitaptaki süslemeler, geleneksel hristiyan ikonografisi ile insular sanatını (Insular sanat için bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Insular_art) en görkemli haliyle birleştiriyor. Sayfalarda resmedilen insan, hayvan ve mitolojik figürler ve bu figürlerin renklendirilmesi gerçekten muhteşem. Farklı ülkelerden getirilen maddelerle renklendirilen kitap, bu çağda yapılmış kadar canlı ve kusursuz. Böylesine değerli bir kitap için ayrılan sergi alanının darlığı şaşırtsa da kitabı bunca yıl ilk günkü haliyle korumuş olmalarına saygı duyuyorum.

“Books of Kells” sergisinden “Long Room”a geçiyorum. “Long Room”, 1712-1732 yıllarında inşa edilmiş, ana odası 65 metre uzunluğunda, içinde 200 bin kitap bulunan devasa ve bir o kadar etkileyici bir oda. 1850’lerden sonra Britanya ve İrlanda’da basılan her kitabın bir kopyasının bu kütüphanede bulunması sebebiyle “Long Room”da kitapları koyacak yer kalmayınca, 1860’larda odanın çatısı büyütülmüş ve bugünkü haline getirilmiş. Odada eski kitaplarla birlikte bir de oda boyunca sıralanmış Frances Bacon, Aristo, William Shakespeare gibi birçok ünlü filozof ve yazarın büstleri yer alıyor. Yüzyıllık kitapların kokusu, “Long Room”un ihtişamı gerçekten insanın başını döndüren türden… Gezerken burada günlerimi, haftalarımı hatta aylarımı geçirebilirmiş gibi hissediyorum. Bu odaya ayak basmış, kitapları yazmış, büstleri yapmış tüm ruhların ve geçen zamanın kokusunu içime çekip kütüphaneden ayrılıyorum.

(Long Room)
(Long Room)

Tam da bu sırada gayda eşliğinde bir gelin ve damat kolejin içindeki kiliseden çıkıyor. Ortam bi anda film stüdyosuna dönüyor. Düğün eşrafının etrafını turistler olarak hemen çevreliyiveriyoruz. Ee ben İskoçya’da bile böyle bir seremoni görmemişim, kaçırır mıyım. Turistlerin fotoğraf makinelerinden patlayan flaşlarla ufak bir şaşkınlık yaşayan düğün ahalisi, Hollywood yıldızlarına özenip kalabalığa poz vermeye başlıyor 🙂

Düğün seremonisini izledikten sonra kolejin hemen karşısındaki mağazaların bulunduğuGrafton Street‘e gidiyorum. Maksat tabi ki alışveriş değil, ama her gittiğim yerden deli gibi alışveriş yaparım diyenler için de en doğru adres. Bu caddeyi dümdüz gittiğiniz zaman Dublin’in en büyük parklarından biri olan St.Stephen’s Green Parkı’na çıkıyorsunuz. Aynı isimle bir de alışveriş merkezi var.

Tabi yeşile hasret biz İstanbullular için işte böyle parklar bir nevi meditasyon görevi görüyor bünyede. Ülkede nadiren görülen güneş yüzünü gösteriyor… Güneş ve yeşil anında hipnotize ediyor ve bünyede ne stres kalıyor ne elektrik. Bir dinginlik ve huzur hali. Yürüyüş yapıp fotoğraf çekerken, kolejdeki kilisede nikahlarına şahit olduğum çift giriyor parka fotoğrafçılarıyla… Hemen arkasından başka bir çift daha… Ortam bir anda Fenerbahçe Parkı’na dönüyor…

(St.Stephen’s Green Park)

Parktan çıkıp Merrion Square Park‘a doğru gidiyorum. Parka giderken Merrion Row caddesi üzerinde aynı zamanda National Gallery, National Library, National Museum bulunuyor. Ancak ben buralara gitmek yerine şehri yürüyerek keşfetmeyi tercih ediyorum. Oscar Wilde’in çocukluğunun geçtiği eve gidiyorum. Ancak bu ev 1994 yılında American College’a tahsis edilmiş. O nedenle giremiyorum. Merrion Square Park’a girip, yürüdükten sonra Oscar Wilde’in anısına yapılmış heykelini görüyorum.

(Merrison Square Mark- Oliver Stone)

Oscar Wilde’in doğduğu evi bulmak için parkan ayrılıyorum. Sokakta haritamla yürüyüp, Oliver Stone’ın evine nasıl gitsem diye düşünürken 60’larında bir çift yanıma yaklaşıyor ve nereye aradığımı soruyor. Bu çiftin İrlanda seyahatinin seyrini değiştireceği aklımın ucundan bile geçmiyor.

Birlikte yürürken adını sohbet sırasında öğrendiğim Mary, kuaföre gitmek üzere yanımızdan ayrılırken, partneri David beni eve kadar götürüyor. Eve giriş olmadığı için David, James Joyce’in pek meşhur kitabı Ulyses’da geçen Lincoln Caddesindeki eczaneSweny‘i gösteriyor. Ancak o da kapalı olduğu için David’le Liffey nehrine doğru yürüyoruz ve sohbet ediyoruz. Dublin’in bu bölümünde Jeanie Johnston Famine Ship‘i, Dockers Statue, Samuel Becket köprüsünü ve Great Famine Memorial‘ı görebilirsiniz.

(Dockers Statue)
(Great Famine Memorial)

Sohbetimiz sırasında David ilk kez tek başına seyahat eden bir Türk kadınla tanıştığını ve çok cesur olduğumu söylüyor. Ona geri kalan planlardan kısaca bahsederken ertesi gün Howth’a gideceğimi söylüyorum. Sonra birbirimize telefonlarımızı ve e-posta adreslerimi verip ayrılıyoruz. Klasik iletişim bilgisi paylaşımından başka bir şey değil benim için…

David’le ayrıldıktan sonra Dublin’in en meşhur publarından biri olan ve St.Stephen’s Green Parkı’na çok yakın 15, Merrion Row’daki Odonoghue’s Pub‘a gidiyorum ve tabi ki Guinness söylüyorum. Bir de canlı geleneksel İrlanda müziği çalan bir grubun müzikleriyle de tüm günün yorgunluğunu atıyorum…

Sonrasında 2 İrlandalı adamla sohbete başlıyoruz. İstanbul’dan geldiğimi öğrenince pek seviniyorlar ve 2 hafta önce İstanbul’da olduklarını söylüyorlar. Ancak sohbet sırasında anlıyorum ki bu iki arkadaş Galata Köprüsü’nü Boğaziçi Köprüsü niyetine geçmiş, Taksim’e de Anadolu Yakası niyetine gitmiş. Tabi benim aslında o köprünün Boğaziçi Köprüsü olmadığını ve Taksim’in Avrupa yakasında olduğunu açıklamamla sayemde büyük bir aydınlanma yaşıyorlar 🙂

Bu keyifli sohbet sonrası Linkedin’de çalışan ve tanımadığım Genco ile akşam yemeği için buluşuyoruz. Genco ile bizim şirketin İK ekibi sayesinde tanışıyorum. İrlanda’ya tek başıma gideceğimi öğrenen Funda, beni Genco’ya emanet ediyor orada. Dürüst olmak gerekirse, benim için 1 akşam buluşacağım bir kişi nihayetinde, ama pek de öyle olmuyor…

Genco ve Linkedin’de çalışan diğer iki arkadaşı ile birlikte akşam yemeği için Dunne and Crenscenzi ( 16, Said Fhreidric Theas) diye çok hoş bir İtalyan restoranına gidiyoruz. Fıstıklı, karidesli makarna yiyiyorum, yanında kırmızı şarap. Ortalama 20 EUR ödüyorum. Çok yorgun olduğumdan Genco ve arkadaşlarına veda edip eve dönüyorum…

Dublin’de İkinci Gün

Ertesi sabah uyandığımda Mary’nin mailini görüyorum ve gerçekten çok şaşırıyorum. Mary, Howth’a beni götürmekten ve beraber gezmekten keyif alacaklarını söylüyor ve mailini alır almaz eğer onlarla program yapmak istersem aramı söylüyor. Ben de hemen arayıp öğlen gibi gelebileceğimi söylüyorum ve Malahide tren istasyonunda buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Pazar günü olması sebebiyle önce St.Patrick’s Church‘e sonra da Christ Church‘e gidiyorum. St.Patrick’s Church 1191 yılında inşaa edilmiş. İrlanda’nın ulusal kilisesi ve aynı zamanda en büyük kilisesi. Giriş 5.5 EUR. Gulliver’in Gezileri’ni yazan İrlandalı yazar Jonathan Swift’in ve gizli eşi Esther Johnson’ın mezarı da burada.

(St.Patrick’s Church)
Buradan yürüyerek Christ Church’e gidiyorum. Kilise 1028 yılında yapılmış. İçeride Pazar ayini olduğu için ziyaretçiler içeri giremiyor, ancak peder bir tek benim içeriye girmeme izin veriyor. Pazar ayinin izledikten sonra “Old City Walls” ve “Dublin Kalesi”ni görüyorum. Christ Church’un bulunduğu bölge, daha önce Viking ve Ortaçağ zamanında şehrin merkeziymiş. Viking ve Ortaçağ zamanlarındaki Dublin’i yaşamak, tarihini öğrenmek isterseniz kilisenin hemen yanında Dublinia diye bir müze bulunuyor. Giriş 7.5 EUR. Fazla turistik olduğu için buraya gitmek yerine sabah kahvaltımı yapmak üzere Queen of Tarts‘a gidiyorum (Cows Lane, Dame Street). Kahvaltımı yaptıktan sonra Mary ve David’le buluşmak üzere trenle Malahide’a gidiyorum. Sanki 40 yıllık ahbapmışız gibi beni karşılamaları beni çok şaşırtıyor. Gösterdikleri samimiyet, üzerimde tuhaf bir gerginlik yaratmıyor değil. Arabayla Howth‘a geçiyoruz. Dublin’e yarım saat mesafedeki bu ufak balıkçı kasabası gerçekten çok şirin. Mary ve David, Dublin koyunda muhteşem manzaraya karşı uzun bir yürüyüş yapacağımızı söylüyor. Yürüyüş konusunda epey iddialı olan ben bu teklife pek bir sevinsem de 10 dakikada 60 yaşlarındaki insanların arkasında dilim çıkmış vaziyette havlu atıyorum. O kadar hızlı yürüyorlar ki sürekli beni beklemek zorunda kalıyorlar. Yürüdükçe manzara çok daha güzelleşiyor. İrlanda’nın o doğal güzelliğini işte şimdi görmeye başlıyorum. Bulutlar yine dağılmaya başlıyor. Manzaranın güzelliği karşında ağzım açık bir şekilde etrafa bakındıkça David ve Mary’nin yüzlerindeki o gurur ve mutluluğunu görebiliyorum…

(Howth)
(Howth)
(Mary ve David)

Aslında benim Howth’a gitme amacım pek meşhur deniz restoranı Aqua’ya gitmek ancak David’in çok vakti olmadığı için Dublin şehir merkezini karşı koydan gördükten sonra kahve içmek için dönüşe geçiyoruz. Food &Fayre adlı bir mekanda ben bir İrlanda tatlısı olan “scone” söylüyorum. Yemekten sonra beni tekrar tren istasyonuna bırakıyor David, bir daha görüşemeyeceğimiz için vedalaşıyoruz.

Tren istasyonu meşhur eczane Sweny’e çok yakın olduğu için hemen oraya gidiyorum. Şansıma açık. Amacım içeriye girip meşhur sabunlarından almak. İsmini sonradan öğrendiğim PJ. Murphy, beni hemen dükkandaki diğer insanlarla tanıştırıp, istersem James Joyce okumasına katılabileceğimi söylüyor. Paris’ten, İsviçre’den, Kanada’dan ve Amerika’dan gelen diğer insanlarla tanıştıktan sonra Joyce’ın ünlü romanı Finnegans Wake’in 8. bölümünü okuyoruz. Tabi okumak hiç de sandığınız gibi kolay olmuyor 🙂 Dilerseniz farklı günlerde farklı dillerdeki kitap okumalarına katılabilirsiniz. Bu arada Sweny artık bir eczane olarak çalışmadığı için, bu kitap okumalarıyla ayakta durmaya çalışıyor. O nedenle kitap okumalarına katılacak olursanız şayet, ufak bir bağışta bulunmanız çok güzel olur…

(Sweny)

Kitap okuması bittikten sonra grupla birlikte eczanenin hemen karşı çaprazındaki Lincoln’s Inn diye bir pub’a gidiyoruz. Uzun ve keyifli sohbetten sonra Genco ile buluşmak üzere kaldığım evin yakınındaki Bernard Shaw Pub‘a (11-12 Richmond St.) gidiyorum. Burası Dublin’in entel dantel kesiminin takıldığı Portobello bölgesinde. Gerçekten çok popüler bir mekan. Özellikle bahçesi ve muhteşem grafitilerle süslü duvarlarıyla on numara mekan. Burada Smithwicks bira içmenizi ve pizza yemenizi tavsiye ederim. Özellikle pizzası çok başarılı. Fiyatlar da gayet makul.

(Bernard Shaw Pub)
(Bernard Shaw Pub)

Dublin’de üçüncü gün

Sabah güneşli bir güne uyanıyorum yine. Mevzu bahis İrlanda olunca, bu pek de normal bir durum değil. Mikail’e selam çakıp, kahvaltı için çok şirin bir mekana gidiyorum;Cake&Cafe. Camden Street üzerindeki Daintree Paper mağazasının içinden geçerek gidilen, gizli bir bahçe içinde. Ufak ve bir o kadar şirin bir yer. Kekleri ve kahvaltılıkları da gerçekten çok başarılı. En fazla 10 EUR’ya çok iyi bir kahvaltı yapabilirsiniz.

Kahvaltımı yaptıktan sonra Guinness House‘a gitmek için yola koyuluyorum. Haritaya göre biraz uzak görünüyor ama ben yürümeye karar veriyorum. Yürürken, ben sormadan bana yardımcı olmak isteyen İrlandalı kadınla birlikte devam ediyoruz yola. Sohbeti sayesinde yolu çabucak gidiyorum.

İşte en sevdiğim biranın mabedindeyim…Guinness Storehouse. Guiness Storehouse’da biranın nasıl yapıldığının hikayesi ile birlikte koca bir markanın da tarihini öğreniyorsunuz. Ayrıca mükemmel Guinness’i doldurma dersiyle de sertifika alıyorsunuz. En üst katındaki puba çıkarak, bir yandan Guinness’inizi yudumluyor, bir yandan da Dublin manzarasının keyfini çıkarıyorsunuz.

(Guinness Storehouse)
(Mükemmel Guinness doldurmanın tekniklerini öğrenirken)

Buradan çıktıktan sonra yine yürüyerek İrlanda tarihi için çok önemli bir yere gidiyorum;Kilmainham Goal (Kilmainham Hapishanesi). Şehir merkezine 3,5 kilometre uzaklığındaki hapishaneye toplu taşıma ile ulaşmak için tramvay ve otobüs rutlarını öğrenmek için bu sitelerden bulabilirsiniz. (Otobüs için: http://www.dublinbus.ie/Route-Planner/ Tramvay için: http://www.luas.ie/suir-road.html). Giriş 6 EUR.

Burası 1796 yılında inşaa edildiğinde ilk olarak “New Goal” denmiş. 128 yıl boyunca hapishane olarak kullanılan Kilmainham Goal, İrlanda tarihinde gerçekleşen çok büyük olaylara da tanıklık etmiş. 1923’te kapatılan hapishane, ardından müzeye dönüştürülmüş. Bu hapishanede İngiltere’ye karşı yapılan bağımsızlık ayaklanmalarında önemli rol oynayan kişiler hapsedilmiş veya idam edilmiş. Özellikle Great Famine döneminde insanlar sırf biraz olsun karınlarını doyurmak için suç işleyip, hapishaneye girmişler. Ancak hapishanede gereğinden fazla mahkum olunca, insanların gelmesini engellemek için hapishane şartlarını daha da zorlaştırmışlar.

Hapishanenin koridorlarında geçerken gerçekten bir ürperti hissediyorsunuz. İrlanda’nın mücadele dolu yıllarının acısını hapishane duvarlarında hissedebiliyorsunuz.

(Kilmainham Goal)
(Kilmainham Goal)
(Kilmainham Goal)
(Kilmainham Goal)

Buradan çıktıktan sonra hapishanenin yakınındaki Phoneix Park‘a gidiyorum. 1662 yılında açılan park, Avrupa’nın en büyük parklarından biri. 707 hektar üzerine kurulmuş bu parkın içinde bir de hayvanat bahçesi bulunuyor. Çimlere uzanıp dinlendikten sonra Liffey nehri kenarından İrlanda’nın en eski pub’ı Brazen Head‘a gidiyorum. Pub, 1198 yılında açılmış. Evet yanlış okumadınız 1198. O yıllarda pub nasıl olur bana bi anlatın hele, ben bulamadım şahsen. İrlanda’nın en eski pub’ı ünvanını taşıyınca tabi epey turistik bir yer. Özellikle elinizi nereye atsanız neredeyse herkes Amerikalı. Burada Guinness’imi içtikten sonra yine yürüyerek pek meşhur Temple Bar bölgesine gidiyorum.

(Brazen Head)
(Phoinex Park)

Aklınız varsa burada sadece dolaşmanızı öneririm zira o kadar kalabalık ve turistik ki ben çok tercih ettiğimi söyleyemeyeceğim. Bu bölge adını James Joyce’un romanında da geçen “Temple Bar”dan alıyor. Tabi bir nostalji yapmak için bu bara girilebilir ama onun dışında çok bir çekiciliği olduğunu söyleyemeyeceğim.

(Temple Bar)

Akşam yemeği için yeniden Genco ile buluşuyoruz. Bu kez İrlanda’nın pek meşhur İspanyol Restoranı Los Tapas de Lola’dayız. (12, Wexfort St.). En Saladilla Rusa, Pizorras de Otero Bierzo (Kırmızı şarap), Tortillia, Aroz Negro, Tortilla con Christorras, Bomba de la Barceloneta, Octopus, Rice Puding ve Crema Catalana’yı tavsiye ederim. Tüm yemekleri ayrı lezzette. Kişi başı ise ortalama 20-25 EUR civarı.

Dublin’in Etrafı, dumanlı dağlar aman aman

Normal plana göre bugün Dublin’den ayrılmam gerekiyor. Ancak ben henüz nereye gideceğime bile karar vermedim. Ev sahibi Conor, odanın 1 gün daha boş olduğunu istersem kalabileceğimi söylüyor ve Wicklow Dağları’na gitmemi, geri kalan günlerde de Galway tarafını gezmemi öneriyor. Ben de bu öneriyi kabul ediyorum. Galway için otobüs biletini online alıyorum. Şansıma kampanya var. Tek yön 5 EUR. Normal fiyatı ise tek yön 14,50 EUR. Otobüs saatlerine ve rotalarına buradan bakabilirsiniz: http://www.buseireann.ie/

Hava yine muhteşem. Bu kez kahvaltımı kaldığım evin sokağındaki Lennox Bistro‘da (31, Lennox Street) yapıyorum. Dışarıdan sıradan bir kafe gibi gözükse de kahvaltısı gerçekten çok başarılı. Hesap da 10 EUR civarı.

Kahvaltıdan sonra Wicklow Dağları‘na giden otobüse binmek için St. Stephen’s Green Parkı’nın hemen karşısındaki Dawson Street’a gidiyorum. Glendalough’a giden otobüsler Dublin’den 11.30’da, Glendalough’dan ise 16.30’da hareket ediyor. Gidiş dönüş bilet fiyatı 20 EUR ve yolculuk yaklaşık 1 buçuk saat sürüyor.

Daracık yolları, yemyeşil doğasıyla kendimi başka bir diyarda hissediyorum. 1,5 saatlik yolculuğun ardından öğleden sonra saat 1 gibi Wicklow Dağları’na varıyoruz. Otobüs 16.30’da hareket edeceği için vaktimi iyi kullanmam gerekiyor. Hemen Turist Ofisi’ne giderek dağın bir krokisini alıyorum ve 3 saatte nereleri dolaşabileceğimi soruyorum. Adamlar bizim gibi Allah’ın dağı işte demiyorlar tabi. 1 saatlik, 3 saatlik ve 5 saatlik gezilerden oluşan route’ları var. Haritanın üzerinde farklı renklerle belirtilen bu routelardan birini kalış sürenize göre seçebiliyorsunuz. Harita 2 EUR.

Bölgede yerleşim M.Ö 7000-4000 yıllarına kadar uzanıyor. İlk yerleşen insanların Biritanya’dan geldiği tahmin ediliyor. Haritayı aldıktan sonra yürüyüşe başlıyorum. Yönlendirme işaretleri route’ların renklerine göre yapılmış. Dolayısıyla kaybolmanız pek mümkün değil. Yürüme parkuruna girdiğinizde eğer sağa dönerseniz antik bir köy kalıntısını görebilirsiniz. Bir rivayete göre köydeki dik kulenin etrafında dönen bekarlar evlenirlermiş. Hani böyle şeylere inanan bekarlar varsa aranızda denemesi bedava 🙂

(Upper Lough Bray)
(Wiclow Mountains)
(Tepeden Upper Lough Bray’in görünüşü)

Antik köyden sonra Upper Lough Bray’e geliyorum. Gerçekten muhteşem bir manzara. Buradan yukarıya doğru çıktığınıza gölün tamamını tepeden çok daha güzel görebiliyorsunuz.

Özellikle dağ tepe yürüyüşünü sevenler için Wicklow Dağları mutlaka görülmesi gereken bir doğa harikası. Otobüsle gidecekler dönüş saatlerine mutlaka dikkat etmeli.

Wicklow Dağlar’ından sonra Genco ile akşam yemeği için buluşacağız. O gelene kadar ev sahibim Conor’ın müzik listesini yaptığı Dawson Street’daki Fixx Coffehouse‘a gidip bir fincan kahve içiyorum. Sonra akşam yemeği için Genco ile İrlanda’nın en iyi hamburgercisi Bunsen‘e (36, Wexford St.) gidiyoruz. Gerçekten hamburgeri bir harika. Bir bira ve hamburger için 15 EUR ödüyoruz. Sonrasında ise yine Dublin’in en iyi canlı müzik mekanlarından biri olan Whelan’s (25, Wexford St.) gidiyoruz. Ben elmalı Bulmers söylüyorum, beğeniyorum da. Mekanın yan tarafında Katty Perry’nin konseri var. Bizim olduğumuz bölümde ise muhteşem bir rock play list çalıyor. Dublin’de son akşamım. Genco ile vedalaşıyoruz. Sadece 1 kez buluşacağımı düşündüğüm Genco, Dublin seyahatimin vazgeçilmez kişisi oluyor.

Galway’e doğru

Ertesi gün ben Dublin’den ayrılacağımdan mıdır nedir, yağmur başlıyor. Şansım buraya kadarmış diyorum içimden ve Galway’e gitmek için otobüs garına gidiyorum.Otobüse bindikten sonra Galway’da yaşayan David’e mesaj atıyorum ben geliyorum diye. David de sakın otel ayarlama bu akşam bizimlesin diye mesaj gönderiyor. Yolculuk yaklaşık 3 saat sürüyor ve Galway’a yaklaştığımızda güneş yeniden yüzünü gösteriyor. David otobüs garında beni karşılıyor, Galway’in merkezini şöyle bir turladıktan sonra Connemara bölgesini gezmek için yola çıkıyoruz. Bu bölge İrlanda’nın batısında yer alıyor ve tipik İrlanda doğasından çok daha farklı bir doğası var. Dağlık ve kayalık bir bölge. Ama yine de kendine has bir güzelliği var. Araba kiralayarak bu bölgeyi dolaşabileceğiniz gibi eğer benim gibi yalnızsanız turist ofisinden Connemara’ya giden tur firmalarından birini seçebilirsiniz. Tur fiyatı ise 25 EUR.

David, arabasıyla yaklaşık 2 saat bölgeyi gezdiriyor, sonrasında evinin olduğu küçük kasabaya Tune’a gidiyoruz. Tune gerçekten çok küçük bir kasaba. David yolda yürürken hemen herkesle selamlaşıyor. Belki de bunda David’in babasından kalma yerel bir gazeteyi işletmesinin de payı var. Akşam yemeği için David’le alışveriş yapıyoruz ve David bize muhteşem bir yemek yapıyor. David ve kızı Aoife ile planımız akşam yemeğinden sonra bir puba gitmek ama sohbet o kadar keyifli ki gece yarısı olduğunu fark etmiyoruz bile.

Bekle beni Cliffs of Moher

Ertesi sabah 7.30’da kalkıp Galway’a döneceğim için ev ahalisine iyi geceler diliyorum. David, beni yolcu etmek için sabahın köründe uyanıp, Galway otobüsene kadar benimle beraber geliyor. Beni otobüs şoförüne emanet ettikten sonra vedalaşıyoruz.

Tune-Galway arası 1,5 saat sürüyor. Galway’e gelir gelmez turist ofisine gidiyorum. Önce kalacak bir yer ayarlıyorum. Sonra da o gün için Cliffs of Moher Turu ve Aran Islands turu alıyorum.

Konaklama için geceliği 30 EUR bir B&B buluyor turist ofisi, şehir merkezine yürüyerek 10 dakika mesafede. Cliffs of Moher Turu 25, Aran İslands turu ise 45 EUR.

Cliffs of Moher turu için otobüs istasyonuna gidiyorum. Şansıma hava yine çok güzel. Sırasıyla Kinvara, Dunguaire Castle‘i görüyoruz. Sonra Burren‘de bir çiftlik evini ziyaret ediyoruz. Burası tipik bir İrlandalı aile tarafından yaklaşık 300 yıldır işletilen bir çiftlik. Çiftliğin sahibi bize hem çiftliği gezdiriyor hem de İrlanda’nın doğası ve çiftçilik kültürüyle ilgili bilgi veriyor. İrlanda’daki arazilerin %99’u halkınmış ve çoğu yüzyıllardır aynı ailelere aitmiş. Ancak tarih boyunca yaşanan kıtlıklar ve göçler nedeniyle artık çok fazla çiftçilik yapan aile yokmuş.

(Burren)
(Burren)
(Burren)

Buradan sonra pek meşhur Cliffs of Moher’e gidiyoruz. 200 metre yüksekliğindeki bu sarp kayaları görünce gerçekten nefesim kesiliyor. Güvenli bölgeyi geçip yürümeye devam ettiğimde ayaklarım hafif titrese de hissettiğim özgürlük hissini tarif etmem mümkün değil. Malum pek yüksek bir yer olduğu için, rüzgar da çok sert. Her ne kadar kayaların ucuna kadar gelip, aşağıya sarkan insanlar olsa da siz siz olun böyle şeyler yapmayın. Aşağıdaki fotoğraftan da görebileceğiniz üzere hiç bir koruma yok. O nedenle dikkatli olmakta fayda var.

(Cliffs of Moher)
(Cliffs of Moher)
(O’Briens Tower)
(Dunguaire Castle)
(Cliffs of Moher)

Öğlen yemeğimizi Doolin‘de yedikten sonra, Galway’e geri dönüyoruz. Dar yolları sebebiyle dönüşümüz 2 saate yakın sürüyor.

Akşam yemeği için yine Dublin’deki ev sahibin Conor’ın önerdiği Ard-bia (spanish arch’in yanında) diye bir restorana gidiyorum. Burası gerçekten o kadar popüler ki rezervasyonsuz yer bulmak neredeyse imkansız. Tek başıma olduğum için barda bir yer veriyorlar. Ortam gerçekten çok şık. Fiyatlar ise biraz tuzlu diyebilirim. Et yemeği ve 2 kadeh şarap için 28 EUR hesap ödüyorum. Ancak bana sorarsanız kesinlikle bu fiyata değen bir mekan.

Yemekten sonra Galway’in pek meşhur pub’ı Tigh Neachtain’s‘a gidiyorum. Guinness içerken turda tanıştığım New York’lu kızla karşılaşıyorum. Sohbet ediyoruz, şarkıcıymış, ailesi İrlanda’dan göç etmiş zamanında. Hep köklerini bulmaya hem de konser vermeye gelmiş İrlanda’ya. Uzun ve yorucu bir gündü. Biramı içtikten sonra otelime geri dönüyorum.

(Tigh Neachtain)

Katıksız İrlanda: Aran İslands

Büyükten küçüğe Inis Mor, Inis Meain, Inis Oirr diye adlandırılan Aran İslands, İrlanda’nın batı kıyısında bulunan 3 adanın toplu ismi. Ben en büyüğüne yani Inis Mor’a gidiyorum. Galway’dan otobüsle feribota gideceğimiz yere ulaşmamız 1 saati buluyor. Yağmur henüz yok ama hava kapalı, feribot adaya doğru hareket etmeye başladıktan hemen sonra okyanusta bir fırtınanın ortasında kalıyoruz. Okyanusta fırtınaya yakalanmak Üsküdar-Beşiktaş motorunda fırtınaya yakalanmaya benzemiyormuş meğer. Feribottaki insanların çoğu, feribotun alabora olmasından dolayı kusmaya başlıyor. Yanımda ayılanlar ve bayılanlar. Epey şenlikli bir 45 dakika yaşıyoruz. Feribot iskeleye yanaştığında herkes sevinçten birbirine sarılıyor.

Ada halkı İrlandaca konuşuyor. Tabi anlamak mümkün değil. Tur rehberimiz de adalı. Para kazanamadığı için Galway’e geldiğini ama bir gün mutlaka adaya döneceğini söylüyor bize. Arabaya binip adayı gezmeye başlıyoruz. Ada nüfusu 840 kişi. İrlanda kültürünü en iyi görebileceğiniz yer. Dun Aonghasa (İngilizce ismiyle Dun Aengus) ise adanın en turistik merkezi. Buraya giriş ise 3 EUR. 100 metrelik uçurumun üzerine yapılan Dun Aonghasa, Demir Çağı’nda yapılmış ve Batı Avrupa’nın en etkileyici tarih öncesi yapısı olarak anılıyor. Bu kez Cliffs of Moher turunda tanıştığımız Koreli kızla karşılaşıyorum. O da tek başına seyahat ediyor. Biraz fotoğraf çekmeye çalışıyoruz ama yağmur başlıyor, rüzgar şiddetleniyor. Ayakta durmak neredeyse imkansız. O nedenle geri dönüp öğle yemeği için aşağıdaki “The Cafe”ye gidiyorum, Koreli kızla da vedalaşıyorum.

(Dun Aengus)
(Inis Mor)

Öğle yemeğini tur rehberi ile birlikte turdan biri Amerikalı biri da Avusturalya kadınla yiyiyoruz. Sohbet sırasında tur rehberine neden buraya tekrar geri dönmek istediği soruyor Avusturalyalı kadın. Rehber şöyle cevap veriyor; “Çünkü burada trafik işareti yok.”

Sohbetten sonra tura kaldığımız yerden devam ediyoruz. Adanın en karakteristik özelliği metrelerce dizilen kaya çitleri, iki arabanın bile yan yana geçemediği daracık yolları ve Celtic Mezartaşları. Bu arada Aran Adalarının yün kazakları pek meşhur.

(Celtic Cross Headstones)
(Cliffs of Moher)
(Cliffs of Moher)

Turun sonunda yağmur duruyor, fırtına da diniyor. Ferbiot yolcuğumuz çok sakin ve güvenli geçiyor.

Dönüşte akşam yemeği için bu kez Quays’a gidiyorum. Bu sırada David de vedalaşmak için geleceğini söylüyor. David gelmeden önce sebze çorbası, istiridye ve Guinsess söylüyorum. Evet itiraf edeyim bazen çok midesiz olabiliyorum. Yanımda 3 İrlandalı adam kendi aralarında tüm bunları nasıl yiyeceğimi tartışırken, onlara istiridye ikram etmemle biraz afallıyorlar 🙂 Sonrasında koyu sohbetimiz David gelene kadar devam ediyor. David’le uzunca sohbet ettikten sonra artık veda vakti geliyor. Veda etmek hiç bu kadar zor olmamıştı… Sanki memleketimden, ailemden ayrılıyorum.
Tanıştığım güzel insanlarıyla, muhteşem güzellikteki bakir doğasıyla İrlanda bu güne kadar seyahat ettiğim yerlerden çok daha farklı bir yere geçiyor. Ve ben, kontrol manyaklığı ile ünlü, rahatsız kişilik, ilk defa kendimi hayata bırakıyorum ve her şey çok daha güzel oluyor…

Başta Conor, Genco, Aoife, Mary ve David olmak üzere bu seyahati güzelleştiren herkese teşekkürlerimle…

Bir sonraki durak Berlin, ardından Budapeşte… O zamana dek kalın sağlıcakla…

ZAMANIN İZINI KAYBETTIĞIMIZ ZAMAN

ZAMANIN İZINI KAYBETTIĞIMIZ ZAMAN

ZAMANIN İZINI KAYBETTIĞIMIZ ZAMAN

Okuyucuya not: Yazı biraz uzun, biraz değil baya uzun. Vaktin varsa, kafan iyiyse oku. Yoksa hiç zahmet etme…

Bu yazı zamanın kaybolduğu yerde başlıyor… Datça ve Mazı’da…Yine hiç gitmediğimiz yerleri görmek, yeni insanlarla tanışmak için yola koyuluyoruz. Bu kez 1 haftalığına. 2 güne sıkıştırdığımız, kısa lezzet ve doğa duraklarından biraz farklı… Koşturmaya gerek yok, dura dura, sindire sindire, yavaş yavaş, zamanın, mekanın ve muhabbetin tadını çıkararak. Ve bizi nelerin beklediğini merak ederek…

Uzun Otobüs Yolculuğunun Ardından

Az bütçeyle çok yer görme felsefesiyle uçak yolculuğu yerine 14 saatlik otobüs yolcuğunu tercih ediyoruz. Bunun bir hata olduğunu anlamız çok da uzun sürmüyor ama elden ne gelir… Sağolsun Penguen, Uykusuz ve müzik. Yolculuklarda uyku sıkıntısı çeken şahsıma ilaç gibi geliyorlar.

Sabah 10.30 gibi Datça’ya vardığımızda, sıcak hava dalgası bir hoş geldiniz diyor önce suratımıza suratımıza… Kalacağımız Datça Sosyal Tesisleri’ne doğru yürümeye başlıyoruz. Çok uzak değil 15. dk. yürüme mesafesinde ama o sıcakta, valizlerle yürümek çok da kolay olmuyor. Sosyal tesislere, 80’lerden kalma odalarımıza bir soluk eşyaları atıyoruz. Hani çok da bir şey beklemiyoruz sosyal tesislerden ama odalar olmayan beklentimizin de altında. Ama kişi başına 40 TL olması tüm bunları bir anda unutturuveriyor 🙂 Tam bir back packer mantığı.  Eğer temiz olsun da başka bir şey olmasın, otele vereceğim paraya bi güzel yer içerim diyorsanız -bizim gibi- sosyal tesisleri tercih edebilirsiniz. Vakit kaybetmeden bir minibüse atlıyor, Palamütbükü’ne doğru yola çıkıyoruz.


İlk “Bükümüz” Göz Ağrımız; Palamutbükü

Datça – Palamütbükü arası yaklaşık 1 saat. Tüm gece gözünü kırpmayan ben, Palamütbükü yolunda kafam ufak köpek araba süsleri gibi bir sağa bir sola düşe düşe uyuyorum. Vardığımızda gördüğümüz denizin rengi bir başka… Deniz kenarına sıralanmış yerlerden birine yine hissi kablel vuku şeklinde oturuveriyoruz. Tuna Restaurant… Bakmayın öyle restoran dediğime çay bahçesi tadında bir yer ama akşamları restoran olarak hizmet veriyor. Balıktan, zeytinyağlıya ne isterseniz var.

Tepede kızgın güneş beynimize geçmeye niyetlenirken ve bu sırada midemiz zillerini çalarken Tuna’ya yerleşiveriyoruz. Ekibimizin gurmesi Nilü’nün yan masada gördüğü bamya, ot sever insanlar olarak iştahımızı kabartıyor. Bamya ile birlikte Datça’nın lezzetli mi lezzetli bademli kabağını da tadıyoruz. Enfes bir lezzet. Bu arada bamyanın da hakkını teslim edelim. Uzun zamandır anneminki de dahil olmak üzere bu kadar lezzetli bamya yemediğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

Yemeğin rehaveti geçtikten kısa bir süre sonra, kızgın kumlara, serin sulara bırakıveriyoruz bedenlerimizi. Ruhumuz yıkanıyor, arınıyor adeta… Akşama kadar denize girme, güneşlenme ve tekrarını yapma şeklinde ibadetimizi yapıyoruz…

Muhabbet guruları olarak hepimiz Tuna Restoran’ındaki elemanlarla hemen muhabbete giriveriyoruz, çok mu sıcakkanlıyız ne… Gelen adisyon kağıdının üzerinde rakam yerine kızlar yazması, bir yerde daha iz bıraktığımızın güzel kanıtı oluyor…

Güneşe ve denize ibadetimizi tamamladıktan sonra akşam 7’deki son servisle Datça’ya dönüyoruz. Biraz merkezi keşfetme peşindeyiz. En iyi balık restoranın hangisi olduğunu sorduğumuz birkaç kişi “Hüsnü’nün Yeri’ni” öneriyor. Ama asıl “Hüsnü’nün Yeri” feribot seferlerinin yapıldığı yerde. Merkeze arabayla 20 dk. mesafede. Arabamız olmadığı için Datça merkezdeki yerlerine gidiyoruz. Bizi Erhan Abi karşılıyor. Müzik öğretmeni.. Yazları burada çalışıyor. Hüsnü Bey’in ikiz oğullarının da müzik öğretmeni Erhan Abi aynı zamanda. Arkadaş gibiler, yılların verdiği dostluk ve samimiyetle birbirlerine destek oluyorlar…

Mezelerle ziyafetimizin açılışını yapıyoruz. Favorimiz kalamar dolması. En son Dedeağaç’ta yediğim fesleğenli kalamardan sonra en lezzetlisi. Erhan Abi, Datça’da başınıza bi “büyük” lazım diyerek bi 70’lik koyuyor masamıza. Gerçekten de başımıza bi ” büyük” lazım diyip tokuşturuyoruz kadehleri 🙂

Muhabbet derinleştikçe Erhan Abi yanımıza gelip oturuyor… Hüzünlü hikayesini anlatıyor. Yine küfrü basıyoruz… Biz kederlenirken Erhan Abi güler yüzü ve hoş sohbetiyle bu kasvetli havayı hemen dağıtıveriyor… Bize birkaç tiyo veriyor Datça ve koylarıyla ilgili… Kısa bir turun ardından sosyal tesislerimize geri dönüyoruz…

Sabah 5… Benim ne işim var ayakta?

Hadi tamam erken uyanırım ama bu kadar da değil… Sabah 5’te gözleri dikiyorum yine tavana…Balkona çıkıyorum biraz hava almak için. Şafak sökmek üzere… Muhteşem renkler gökyüzünü kaplamış…Bu renk şöleninin keyfini çıkarıyorum, ufak bir esinti eşliğinde…

Kızların da uyanmasıyla kahvaltımızı yapıp yine yollara düşüyoruz. Bu kez istikamet Karaincir koyu… Bir yazlık sitenin içinde. Yine deniz kenarında bir lokali var ama Tuna restoran kadar başarılı değil, yemekleri ve elemanları gayet vasat.

Karaincirin denizi biraz sığ. Ama açıktaki iskeleler sayesinde çocuklar gibi şeniz… Bombalama olsun, ters atlama olsun birçok saçma sapan atlama hareketiyle, site sakinlerinin dikkatini çekmeyi başarıyoruz 🙂

Datça’nın aydınlık halinin de keyfini çıkarmak için Karaincir’den vakitlice otele dönüyoruz. Bu arada akşam yemeğini otelde yiyiyoruz ama cidden doymuyoruz 🙂 Hazırlanıp güneş batmadan merkeze iniyoruz. Erhan Abi ile karşılaşıyoruz, ayaküstü sohbet ediyoruz ve sonra Datça’nın dar sokaklarına dalıveriyoruz…Datça meydanında bir grup genç oturmuş gitar çalıyor. Yaşar Kurt’tan “Oyunu Verme Anne”. Lise yıllarında çokça dinlediğim Yaşar Kurt’la yıllar sonra Datça’da karşılaşmam ne güzel bir tesadüf… İçimden mırıldanıyorum şarkıyı… Sonra az biraz ötede başka bir amca, elinde sazı türküler söylüyor… Herkes oturmuş, sessizce müziği dinliyor. Bir slow motion hareketi edasıyla her şey yavaş.

Bu güzel müzikler eşliğinde biraz daha dolaşalım derken, 70’lerden kalma bir aile çay bahçesi gözümüze kesiliyor. Bildiğiniz eski Türk sanat müzikleri çalıyor çay bahçesinde… Bi masaya oturuveriyoruz, belli ki daha çok Datçalılar var. Yaş ortalaması da bir hayli yüksek 🙂 Ama biz çok keyif alıyoruz… Derken çay bahçesinin önünde midye kabuğuyla çılgınlar gibi oynayan sarı kediyi görüyoruz… Yanımıza çağırıyoruz. Deniz kucağına alıveriyor kediyi, belli ki sevgi arsızı… Nasıl da mayışıyor hemen, uyuyakalıyor Deniz’in kucağında. Sevildiği ve güvende olduğu hissinden olsa gerek..

Ardından ufak bir hareketle benim kucağa geçiş yapıyor. Kedilerle olan diyalogumun bu kadar ilerlemesi beni bile şaşırtıyor açıkçası… Sarı kedi bu kez benim kucağımda uyumaya karar veriyor…Ama bizim gitmemiz gerek, ilk defa bir kediden zor ayrılıyorum, hani elimde olsa yanımda götüreceğim… Onu midye kabuğuyla baş başa bırakıp, otelin yolunu tutuyoruz…Uykuya dalmamız uzun sürmüyor…

Atlayın Arabaya Datça’yı keşfediyoruz…

Yelken turu mu yapsak, o koya mı gitsek bu koya mı gitsek derken, en akıllıca çözümü buluyoruz… Araba kiralamak. Sosyal tesislerin hemen karşısındaki galeri ile görüşüp günlüğü 60 TLden bir araba kiralıyoruz… (Bu arada ufak bir not: Küçük tekne turları kişi başı 30 TL ve sadece 2 koyda duruyorlar. Bu nedenle arabanız yoksa, araba kiralamak en mantıklı çözüm) Önce Ovabükü’ne gidicez… Bize yolu bu kez farklı tarif ediyorlar…hani vakit olursa da gideriz dediğimiz ama benim gerçekten de görmeyi çok istediğim Rüzgar Değirmenlerine rastlıyoruz yolda… Hemen sola kıvrılıp rüzgar değirmenlerinin olduğu yere gidiyoruz… Bir tanesi tesis gibi ona çok girmeye yanaşmıyoruz. Bir tanesi ev olarak yapılmış. Nasıl iç geçiyoruz belli değil…Sonra içine tesis yapılana gidip, gezebilir miyiz diyoruz. İsmini sonradan öğrendiğimiz Sargun Hanım, değirmeni gezmemiz için bize anahtar veriyor. Sonradan sohbet sırasında öğreniyoruz, o değirmen ev de onunmuş. Kızı Zeynep kaymakammış. Sonra çoğumuzun hayalini gerçekleştirmek için kolları sıvamış. 2 rüzgar değirmenin olduğu araziyi almışlar. Bir tanesini kendi evleri olarak kullanıyorlar, bizim gezdiğimizi ise restaurant olarak kullanılıyor. Zeynep Hanım, tüm yemekleri kendi yapıyor. Hatta düğün organizasyonlarında bile mekan olarak kullanılıyor burası. Sargun Hanım’dan birkaç tiyo alıp yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İlk durak Ovabükü… Sessiz ve sakin. Bizden başka 10 kişi daha var kumsalda. Denizi Palamütbükü’ne göre biraz daha farklı. Daha derin ve sahili taşlık. Ama klasik bir Datça denizi gibi cam gibi… Deniz faslını yaptıktan sonra yine sahil kenarında olan küçük bir mekana oturuyoruz ve muhteşem gözlemeleri mideye indiriyoruz. Gözlemeler bizi kesmemiş olacak ki, zeytinyağ ile kızartılmış patatesleri de götürüyoruz…

Yemeği yedikten sonra vakit kaybetmeden arabaya atlayıp Hayıtbükü’ne doğru yola koyuluyoruz. Hayıtbükü’ye geldiğimizde gördüğümüz kalabalık karşısında hepimiz bi afallıyoruz. Çünkü o ana kadar gittiğimiz her koy sessiz ve sakin. Burası fazla popüler olmuş. Ufacık koya insanlar üst üste yığılıvermiş. İnsan canlısından sıkılan bizler için hiç de ideal bi koy değil. Hiç durmadan yolumuza devam ediyoruz. Ama bu sefer farklı bir yoldan, oldukça da tehlikeli.. İtiraf ediyim kayboluyoruz.. Neredeyse dağın en tepesinden yolculuk yapıyoruz. Sadece 1 arabanın geçebileceği, sol tarafı tamamen uçurum bir yoldan -biraz stresli, biraz heyecanlı, manzaranın keyfini çıkararak- nereye gittiğimizi ya da yolun bizi nereye götüreceğini çok da bilmeden gidiyoruz

Tabi sonradan fark ediyoruz ki yolu biraz(!) uzatmışız ama gördüğümüz manzaraya değer… Muhteşem bir koy daha keşfediyoruz. Hemen Palamutbükü’nün yanında minicik, ağaçların arasında gizlenmiş Kıyıbükü (Bu arada biz öyle diyoruz ama Kıyıbükü de olmayabilir orası 🙂

Burası o zamana kadar gördüklerimiz arasında en güzeli… En güzeli dediğime bakmayın… Biz her gördüğümüz koya en güzeli diyoruz 🙂 Kıyıbükü’nde denize girmeye doyamıyoruz… Akşam 6’ya kadar burada vakit geçiriyoruz.

Ege’yle Akdeniz’in Seviştiği Yer: Knidos

Zamanın ikinci büyük tıp okulunun olduğu, ilk şehir planlamacılığının  yapıldığı ve Ege’yle Akdeniz’in seviştiği yer…. Knidos… Zamanında yaklaşık 70 bin nüfuslu olan bu kentin 2 limanı ve 2 de büyük amfi tiyatrosu bulunuyor.  Dönemin en ünlü heykel traşları arasında yer alan Praxiteles’in yaptığı Knidos Aphrodite Tapınağı’nda bulunan Knidos Afroditi çok önemli bir sanat yapıtı. Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu bulan ünlü astronom, matematikçi ve filozof Eudoxus, en iyi yontulmuş Çıplak Afrodit Heykeli’ni yapan heykeltıraş Praxiteles, Skopas, Bryaxis ve dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır’daki İskenderiye Feneri’nin mimarı Sastratos Knidos’da yaşamışlar. Afrodit heykelinin kaidesi, 8 bin kişilik tiyatro, güneş saati ve Demeter Mabedi gibi bası eserler, Knidos antik kentinin önemli kalıntılarından…Aynı zamanda şarap ihracatı yapan bir şehirmiş vakti zamanında…Şehrin ilk kazıları da İngiliz Charles Newton tarafından 1856-1858 yılları arasında yapılmış.

Hal böyleyken biz böylesine canım bir uygarlığın kalıntılarını korur muyuz? Tabi ki hayır!!! girişine kişi başı 8 TL alan Kültür Bakanlığı, güzelim şehri çalılıklar arasında öylece bırakıvermiş.  Bu arada öncesinde inanılmaz bir talan ve bu talana göz yumanlar. 2008’de yayınlanan bir habere göre gün ışığına çıkarılan eserlerin envanterinin yapılmadığı, depoda bekletildiği, tahrip edildiği, 2 bin yıllık mozaiklerin çalındığı, antik köprünün üzerine baraka inşa edildiği ortaya çıkmış. Sonrasında da bütün kazı çalışmaları durdurulmuş. Öylece kendi haline bırakılmış güzelim şehir, güzelim uygarlık.

Bu arada biz Nilü ile şehir kalıntılarını gezerken, grubun iki keçisi Deno ve Hale, Ege ve Akdeniz’in birleştiği burundaki deniz fenerine doğru tırmanışa geçiyorlar. Vaktiniz kalırsa, çalı çırpı arasında tırmanışı seviyorsanız mutlaka görmelisiniz. Ben göremedim ama aklım da orda kaldı…

Hava kararıyor, sahil limanda demirlemiş teknelerin ışıklarıyla aydınlanıyor… Dar ve virajlı yollar bizi bekler. Akşam yemeği için Palamutbükü’ne gitmeye karar veriyoruz. Zira Knidos Datça’ya uzak.. Datça’ya gidene kadar yolda açlıktan ölebiliriz…Palamütbükü’nde favori mekanımız Tuna Restoran’da alıyoruz soluğu. Akşam yemeği de 2 gün önce yediğimiz öğle yemeği kadar başarılı. Yemekten sonra gece denize girmeye niyetlensek de günün yorgunluğu ağır basıyor, çok sevgili sosyal tesislerimize geri dönüyoruz…

Datça’da son gün…

Sabah erkenden kalkıp değirmenlerin olduğu Zeynep Restaurant’a gidiyoruz kahvaltı için. Bir gün önce Sargun Hanım bizi uyarıyor, erken gelmeyin o vakitte kahvaltıyı hazırlayamayız diye?!? ciddiye almıyoruz pek ama şaka olmadığını gittiğimizde anlıyoruz 🙂 Masayı hep birlikte hazırlıyoruz, bi yarım saat daha bekliyoruz. Ee burası başka bir diyar, şaşmamak lazım. Her şey yavaş, acele yok.

Açıkçası beklediğimize de değiyor, mükellef bir kahvaltı sofrası.. yok yok masada..Yeme-içme uzmanları olarak pek memnun kalıyoruz. Ardından Sargun Hanım’ın önerdiği Karaincir’deki ıssız koya ve Periliköşk’e doğru yola çıkıyoruz. İstikamet önce Karaincir. Bu sefer başka bir koy…kimselerin olmadığı. Sadece biz 🙂 kıyının hemen karşısında minik bir ada, hani zorlasak yüzeriz öylesine yakın. Denizi bir harika… Yalnızlığın ve sessizliği ve tabi ki denizin keyfini çıkarıyoruz.

Ufak bir mola sonrası Periliköşk’e gidiyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz Apollon Tapınağı tabelası üzerine durup, bi göz atalım diyoruz ama taş yığınından başka hiç birşey bulamıyoruz. Datça’nın en uzun sahili olan Periköşk’e varıyoruz. Burada da deniz ayrı bir güzel. Güneşin omlete çevirdiği beynimizi ve bedenlerimizi soğuk sulara bırakıveriyoruz. Bu kez karşıdaki adaya doğru yüzmeye karar veriyoruz…Tahminimizden uzun sürse de denizde olmak başka… Adaya geldiğimizde koyda demir atmış bir balıkçı teknesindeki amcaya laf atıyor Deniz; “Buralar da bi harika.” diye…

Tahmin edebileceğiniz gibi muhabbete başlıyoruz hemen 🙂 Amca İzmir’den gelmiş, 20 küsür yıl önce. Marangozluk yapıyor Datça’da ama öyle herkesin işini değil. Adamı beğenmezse, aç da kalacağını bilse işini yapmıyor. Öylesine tatlı bir adam.

Teknesine davet ediyor bizi, yanında arkadaşım dediği 13-14 yaşlarda bir çocuk. Hep birlikte sohbet ediyoruz, ben sizi tekneyle bırakırım dönüşte diyor. “Eyvallah” diyoruz… Sonra kıyıda bir çadır dikkatimizi çekiyor. Marangoz amca başlıyor hikayeyi anlatmaya… O çadırda raporlu bir delinin yaşadığını söylüyor. Marangoz amca bu amcaya göz kulak oluyor. Aslında o kendi, her işini yapıyormuş. Ama arkadaşlık ediyorlar işte. Sonra bu aklı kaçık amca bizi çadırına çay içmeye davet ediyor. Seve seve kabul ediyoruz.

Her şey o kadar basit ki aslında, çadırın içinde bir yatak, birkaç kitap, ocak var. Çadırın hemen önünde ise masa ve sandalyeleri. Yeryüzündeki akıllı (!) insan canlısından kaçıp, buraya sığınmış. Datça’da olduğu vakit bir Allah’ın kulu kapısını da çalıp hoşgeldin dememiş, deli ya! Ama ne zaman o adacığa yerleşmiş, birkaç gün sonra bir keçi sürüsü çadırının önünde belirivermiş, ona “Hoşgeldin” demek için… Bu hikayeyi anlatınca insanın gözlerinin dolmaması mümkün değil.. Çocukları reddetmiş. Bir tek o marangoz amca arkadaşı… Çok da kitap okurmuş, bize birkaç kitap sordu. Gidince göndeririz dedik. İstemedi ama en kısa zamanda istediği kitapları marangoz amca aracılığıyla kendisine ileticez. Bu amcalardan ayrılmak zor, ama onları daha fazla rahatsız etmek istemiyoruz… Vedalaşıyoruz, tecilli! deli amcayla… Dönüşte düşünmeden edemiyor insan “Kime denir deli?” Akıllı kime denir?” İnanın sokakta “akıllı” diye dolaşandan bile daha aklı selim bi amcaydı o…Marangoz amca teknesi ile bizi kıyıya bırakıyor. Ona da bir veda.. Ne şanslıyız ki sadece tatil yapmıyoruz, güzel insanlar da tanıyoruz…

Can Baba Sana Geliyoruz….

Eski Datça’ya gidiyoruz bu sefer. Can Baba’nın hayatının son zamanlarını geçirdiği esas Datça, eski Datça… “Bana bir varmış de, bir varmış bir yokmuş deme, içime dokunuyor.” yazısıyla karşılıyor Can Baba bizi “Orhan’ın Yeri’nde”. Burası Can Yücel’in şarabını yarım bıraktığı yer… Bir köşesi var Can Baba’nın şiirlerinin ve resimlerinin olduğu…. Bir cam vitrinin içinde de yarım kalan şarap şişesi ve bardağı… Bana gitmeyi anımsatıyor bu köşe, hep konuştuğumuz gibi, tıpkı Pakize Suda’nın dediği gibi;

“Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.”

************

Siz diyin “Orhan’ın Yeri”, ben diyim “Can Baba’nın Yeri”… Buradaki soluklanmamızdan sonra sokakları arşınlamaya başlıyoruz. Eski taş evler karşılıyor bizleri, daracık sokaklar. Bir de Can Yücel’in sokağı var tabi duvarında şu yazıyla;

“En Uzak mesafe ne Afrika’dır
Ne Çin
Ne Hindistan
Ne Teyyareler
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan”

Can Yücel haklı ebedi istirahati için Datça’yı seçmekte…Eski Datça’ya yine Can Baba’nın şiiriyle veda ediyoruz…

“Beni kuzum Datça’ya gömün
Geçin Ankara’yı İstanbul’u!
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı,
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da istemez,
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda,
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!

Bir başka Bükü daha.. Bu seferki Kızıl…

Kızılbükü’ne gidiyoruz bu kez… Burası da apayrı bir yer… Ağaçlıklar içinde, çoğu da palmiye… Hemen Hayıtbükü’nün yanında… Hayıtbükü’ne kıyasla burası daha tenha.. Muhteşem bir koy.. Yanında güzel bir mekan…Deniz keyfini yaptıktan sonra akşam yemeğini de burada yemeğe karar veriyoruz (Aslında asıl planda Sargun Hanım’ın Datça’da gitmemizi önerdiği balık restoranı Emek vardı) Gabakların restoranı da gerçekten çok başarılı. Yemeğimizi yedikten kısa bir süre sonra “moonlight shower” yapıyoruz. İskeleden karanlık sulara bırakıveriyoruz kendimizi. Ay ışığının yıkadığı bedenlerimiz artık daha mutlu, huzurlu…

Datça’da son gecemiz…Artık gitme vakti… Tüm koylara selam çakıyoruz.

Meis’e Niyet Mazı’ya Kısmet…

Siymi mi Meis mi derken kısmet Mazı’yaymış 🙂 Hale’nin henüz tanışamadığımız ama önerileriyle şimdiden kalbimizde taht kuran Seda’nın son dakika önerisiyle rotayı Mazı Köyü’ne çeviriyoruz. Her şeyi önceden planlamayı seven ben (bu konuda takıntılı olduğumu bile söyleyebilirim), bu durumdan rahatsız olsam da yeni bir yer keşfedecek olmam gazımı almaya yetiyor…Tatile çıkmadan 1 gün önce yoğun aramalar sonunda Taş Pansiyonu buluyorum konaklama yapmak için… Mehmet Bey diye biriyle konuşuyorum. Sağolsun ne kapora istiyor ne de başka birşey siz gelin yeterki diyor… Datça’dan feribotla Bodrum’a geçiyoruz. Hale burdan Turgutreis’e geçiyor. Biz 4 kız Mazı’ya…

Yaklaşık 1 saat uzaklıkta Bodrum merkeze… ve işte Mazı’dayız. Taş Pansiyon’da…Mehmet Bey karşılıyor bizi, sonra tahmin edileceği üzere amca oluyor kendisi 🙂

Pansiyondan çok bi beklentimiz yok yine… Ama odalara girince bi şaşırıyoruz hani gerçeklikten uzak bi laf ama “Bal dök yala” misali her yer. Öyle pırıl pırıl, öyle güzel. Yeşillikler içinde, sadece cır cır böcekleri, arada vakti şaşıran horozların sesi…Burası tam pansiyon, yani kahvaltı, öğle yemeği, 5 çayı ve akşam yemeği dahil. Hemen denizin dibi…

Çantaları attığımız gibi odalara doğru denize…Akşama kadar çıkmak yok… Akşam yemeği vakti geldiğinde merak ediyoruz yemekleri. Balık varmış… Hiç de sevmeyiz ya, pek seviniyoruz. Mehmet Amca’nın eşi Ayşe teyze yapıyor tüm yemekleri o güzel elcağızlarıyla…

Pansiyonda bir grup da İtalyan var bu arada. Onlar da hemen çapraz masada… Gecenin ilerleyen vakitlerinde adını sonradan öğrendiğimiz Diana alıyor gitarı eline, bir güzel İtalyanca şarkılar söylemeye başlıyor. Biz de kedi gibi yanlarına sırnaşıveriyoruz hemen 🙂 Gecemiz bu güzel müzik dinletisiyle sona eriyor…

Erken Öten Horozu Keserler…
Şimdi bu ara başlığa bakıp da beni hayvan düşmanı ilan etmenin lüzumu yok. Bi okuyun önce di mi ama…Şimdi soruyorum bir horoz neden sabah 4’te öter. Gün 5.30’ta ağarmaya başlarken neden 4’te mesela? Mazı’ya hoşgeldin ötüşü müdür bu, nedir? Uykusu zayıf bir insan olarak, uyanmam zor olmadı takdir edersiniz. Güne erken başlamak, hele de horoz sesiyle paha biçilmez oldu…

Deniz bile henüz uyanamamış, çarşaf gibi… Yapacağımız tek şey denize girmek bugün… Koşturmacanın ardından böylesine durmak iyi geliyor bünyeye… Saat 10 gibi bir balıkçı teknesi yaklaşıyor iskeleye. Yaşlı bi amcayla, teyze iniveriyor. Ellerindekine inanamıyoruz. 11 kiloluk lagos!!! Ben hayatımda ilk kez bu kadar büyük balık görmüş olmanın şaşkınlığını yaşarken, tüm pansiyon balığın başına üşüşüyor… Lagosumuzla vakit geçirirken, öğle yemeği vakti geliyor…

Mehmet Amca yanımıza geliyor… Taş Pansiyon’un 25 yıllık hikayesini anlatıyor. 75 yılında bir Alman çiftin yolu düşüyor Mazı’ya bilerek değil ama, kayboluyorlar. Mehmet Amca’nın babası ilgileniyor onlarla. Bu Alman çift kamp kurmaya karar veriyor. Mehmet Amca’nın babası bir zarar gelmesin bu Alman çifte diye çadırın önünde elinde silahla sabaha kadar nöbet tutuyor. Malum sonra bu Alman çiftle dost oluyorlar. Hatta Taş Pansiyonu büyütme cesaretini de bu Alman çiften almış Mehmet Amca ile babası. Ardından İtalyanların keşfi.. Her yıl Temmuz ortasından Ağustos sonuna kadar İtalyanlar gelirmiş gruplar halinde. Mehmet Amca bu İtalyanların çoğunu en az 20 yıldır tanıyor. Hepsi ile dost olmuş. Mesela bahsettiğim Alman çiftin hanımı kocası izin alamadığı için bu kez kızı Yasmin ile oraya gelmiş. Yasmin’in ismi de Yasemin’den geliyor. Crsitina, Ayşe Teyze ile Türkçe konuşuyor. Hatta bir Cuma Mehmet Amca, Cristina ve Yasmin Mehmet Amca’nın mezarını ziyarete hep birlikte gidiyor. Öyle bağlılar birbirlerine.. Mükemmel bir dostluk…

Akşam oluyor. Nilü’yle Deno’ya sürpriz doğum günü kutlaması hazırlığı içindeyiz…Datça’dan aldığımız hediyeler, Bodrum’dan Yasin’in getirdiği pasta ve mumlarla süslüyoruz iskeleyi. Kısıtlı imkanlarla ancak bu kadar. Bi de Nilü’nün İstanbul’dan getirdiği Keglevich ambiyansı tamamlıyor… Deno’ya güzel bir doğum günü kutlaması yapıyoruz. Tam da 35’e yaraşır şekilde 🙂

Kutlamamızın ardından yemeğe geçiyoruz…Yemekte logos var. İlk defa yiyorum. Çok ama çok lezzetli. Mehmet Amca istese çok rahat bu 11 kiloluk lagosu başka bir restorana satabilir, güzel de para alırdı. Ama o öyle yapmıyor. Tüm konuklarıyla paylaşıyor. İste Taş Pansiyon’un farkı diyoruz 🙂

Yemek sonrası Diana’nın müzikleriyle coşuyoruz… Neyseki Deniz’in İtalyancası iyi. O muhabbet kuruyor bizim İtalyan’larla sonra hep birlikte iskeleye geçiyoruz. Deniz ve Nilü gece lö koşu ile denize girerken, ben İtalyanlarla çat pat konuşmaya çalışıyorum…Dolunayın aydınlattığı iskelede sohbet güzel… gece geç vakitlere kadar sürüyor..

Ertesi sabah yine güne erken başlıyoruz. Nilü, Deno ve ben dağ tepe tırmanıp koyları keşfe çıkıyoruz. Aslında Mazı’da keşfedilecek çok koy var. Dilerseniz bir balıkçı teknesiyle anlaşıp, sizi civar koylara götürmesini isteyebilirsiniz. Datça’da büküydü, koydu fazla fazla doyduğumuz için bu tekne gezisini yapmıyoruz. Yaklaşık 2 saat süren yürüyüşün ardından suya bırakıveriyoruz kendimizi…

Nilüler öğlene doğru ayrılıyorlar. Biz Deno’yla bir gün daha Mazı’dayız…Öğlen Ayşe Teyze’nin nefis kabak çiçeği dolmasını yiyoruz. Sonra Mehmet Amca’yla uzun bir muhabbete dalıyoruz. Bizim bu kadar kalabalık kız grubuyla gelmemiz onda hafif bir şaşkınlık hissiyatı uyandırmış tabi.. Sonra diyorum ki Mehmet Amca buralara nasıl yerleşiriz? O da cevap veriyor; “En güzeli, evlenerek kızım” diyor. Yahu nerde o derken cevabı yapıştırıveriyor; “siz böyle kalabalık dolaşırsanız tabi olmaz” diyor. Asıl cevap oğlu Yasin’den geliyor ve durumu da gayet net özetliyor “Sürüye kurt saldırmaz.” 🙂

Akşam oluyor.. yemek de yine balık… bir de Ayşe Teyze’nin sabah vakti kendi elleriyle topladığı efe otu. Hiç duymamıştım o güne kadar. Bir lezzetli ki sormayın… Yemek sırasında Mehmet Amca yanımıza geliyor, hep birlikte yiyoruz yemeği. Sonra Alihan’ı çağırıyor. Akrabasının torunu, 14 yaşlarında. Yazları Mehmet Amca’nın yanında çalışıyo. Pek de marifetli, yan flüt çalıyo, arada İtalyan’lara ritm tutuyo. Ama asıl başka yeteneği varmış Alihan’ın… Ege şivesiyle inanılmaz taklit yapıyo… Mehmet Amca hadi şunun taklidini yap hadi bunun derken gülmekten karnıma ağrılar giriyor. Hatta şöyle diyim. Beni gören biri hıçkırıklarla ağlıyorum zanneder o an. Öylesine kaybediyorum kendimi 🙂 Bu arada Alihan’ın  anlattığı her hikayenin sonunda Mehmet Amca hikayeleri bilmem kaçıncı kez dinlemesine rağmen “Ee sonra” diyor Alihan’a… biz daha çok kopuyoruz tabi.

Ve vakit dolunayda denize girme vakti… Bu sefer Mehmet Amca ve Ayşe Teyze de geliyor bizle… Tabi lö komşular da 🙂 Şöyle söyliyim öyle kaybediyoruz ki kendimizi iskeleden hep birlikte bombalama atlıyoruz, çıkıp çıkıp atlıyoruz. Mehmet Amca ve Ayşe Teyze’nin de bize katılması eğlenceyi ikiye katlıyor…

Son gün geldi bile…

Bu son gün tabi zor geçiyor biraz. Tüm gün denizdeyiz. Mehmet Amca sağolsun oda müsait akşam çıksanız da olur diyor. Ne de iyi diyor. Akşam 7’ye kadar kalıyoruz Mazı’da…Veda zamanı Ayşe Teyze ve Mehmet Amca kızlarını uğurlar gibi bizi minibüse kadar geçiriyorlar…

Aklımda tanıdığımız güzel insanlar… Tüm yol boyu düşünüyorum. Ne yapmalı da kurtulmalı şu İstanbul’dan…

PINARBAŞI BURMA BURMA YAR YAR YAR YARAMAN :)

PINARBAŞI BURMA BURMA YAR YAR YAR YARAMAN :)

PINARBAŞI BURMA BURMA YAR YAR YAR YARAMAN 🙂

Ertesi sabah veda vakti… Hem 6 sene sonra gördüğüm Lafçı ailesine hem de Pınarbaşı köyüne… Çok sevdiğim arkadaşlarımla muhteşem bir üç gün geçiriyoruz. Bakalım bir sonraki ziyaret ne zaman?
Ben ve Kaan Ilıca Şelalesi’ne Giderken…

Hale ve Kaan buz gibi suya ilk atlayışlarını yaparken….

Ben ve Hale Mavi Göl filmini çevirirken

Hale ve Kaan Ilgarini’ye doğru tırmanırken…

Ilgarini Mağarası’nın Girişi

Ilgari Mağarası’nın İçinde BİZ. Soldan Sağa (Nili, Kaan, Ben, Çiğdem, Başar ve Hale)
Valla Kanyonu’nda Biz

Ben ve Hale

AZ GITTIK UZ GITTIK, DERE TEPE DÜZ GITTIK!

AZ GITTIK UZ GITTIK, DERE TEPE DÜZ GITTIK!

AZ GITTIK UZ GITTIK, DERE TEPE DÜZ GITTIK!

“Kafam Girsin …… Turizm”in 20-22 Mayıs tarihinde gideceğimiz Assos-Kaz Dağları turunu iptal edip, bize haber vermediğini tesadüfen öğrenmemizle başladı herşey…. Septik tarafım dürttü beni ve malum tur şirketini aradım “Herşey yolunda mı, gidiyor muyuz Cuma gecesi” diye. İlgili kişinin “Aaa o tur iptal oldu, size haber vermedik mi?” demesiyle de sinir kat sayım birden fırlayıverdi. O hafta sonu 2 gün de olsa İstanbul’da kalmak istemedik. Nerelere gitsek diye düşünürken İğneada geldi aklıma. Hemen konaklama aramasına giriştim. İğneada’da ve Limanköy’de bulunan Konuk Evi’ni aradım, yer yoktu. Konuk Evi’nde çalışan Öznur Hanım -ki sonradan Hanım gidecek ve sadece Öznur olacak-kiralık köy evlerinden bahsetti. Nasıl bir yere gideceğimizi çok da kurcalamadan kabul ettik ve Cumartesi sabahı saat 6’da elimizde harita ile  yollara düştük.
Önce İstanbul’un hemen çıkışında, Edirne yolu üzerinde Pita diye bir mola yerinde durduk. Türkiye’nin her bölgesine özel lezzetlerin olduğu bir cennet adeta. Örneğin Ereğili’nin meşhur osmanlı çileği reçeli bile vardı. Yemeğe pek meraklı insanlar olarak aklımızı kaybettik içerde. Üzerindeki “Yağ Yok, Un Yok, Şeker Yok” yazısıyla dikkatimizi çeken, daha önce hiç duymadığımız ve dolayısıyla yemediğimiz  “Mevlevi Tatlısı”ndan aldık. Evet tatlıda gerçekten ne yağ, ne tatlı ne de un vardı. Ama içinde incirden, cevize ne ararsanız var. Bir nevi “bomba” diyebiliriz kendisine 🙂

Mevlevi tatlısının bir de enteresan hikayesi varki bu vesileyle onu da öğrendik. Mevlana’nın kurduğu Mevlevilik Felsefesini yaymak, yaşatmak için o dönemde bir çok Mevlevihane yapılmış. Bunlar içinde Çanakkale/ Gelibolu’daki yapı ülkemizin ve dünyanın en büyük Mevlevihane’siymiş.

Mevlevihanelerin iki mutfağı bulunurmuş; “Birinde aş pişer mide doyar,beyin güçlenir; diğerinde insan pişer,beyin doyar,yürek güçlenir.” Bu tatlı o dönemde şifa amaçlı güç macunu olarak yapılmaktaymış.Özelliği her yaş gurubundaki insanların ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri barındırması. Yedikten sonra enerji topu şeklinde dolaşıyorsunuz 🙂

Mevlevi tatlısını yedikten ve enerji topuna dönüştükten sonra yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Çerkezköy’den Saray’a, Saray’dan Poyralı’ya ilerlerken yeşil coştukça çoşuyor, doğa adeta kucaklıyor bizi. Virajlı yolları yolculuğumuzu daha da keyifli yaparken Demirköy yolu üzerinde gördüğümüz  “Dupnisa Mağrası” tabelasıyla direksiyonu sola kıvırıyoruz. Burası Trakya’nın turizme açılmış tek mağrasıymış ve Bulgarca’da anlamı “delik” demekmiş.  Mağaranın içine girdiğimizde gördüğümüz delik de böylece anlamını bulmuş oluyor. Bu arada ufak bir bilgi daha: mağaradan çıkan kaynak Türk-Bulgar sınırı olan Rezve Deresi’ni oluşturuyormuş.

Mağara gezimizi tamamladıktan sonra büyüleyici köy yolu üzerinden İğneada’ya varıyoruz. Gittiğimiz hafta sonu uluslararası fotoğraf yarışması sebebiyle İğneada bihayli kalabalık. Çok da fazla dolaşmadan, merkezde bulduğumuz bir balıkçıya buradaki en güzel balık restaurantını soruyoruz. Balıkçı amca “Siz en iyisi Limanköy’deki Liman Restauran’ta gidin diyor”. Çok uzak değil, arabayla 5 dk.’lık mesafe. Açlıktan gözümüz dönmüş bir şekilde siparişimizi veriyoruz. Önce tavada istavrit, sonra lüfer. Öğlen rakısı eşliğinde tazecik balıkları afiyetle yiyiyoruz. Liman Restaurant’ın tepede olması sebebiyle İğneada’yı ve tüm sahil şeridini izleyerek keyfimize keyif katıyoruz.

Güneş bastırdıkça, hava iyice ısınıyor. Deno kıpır kıpır, denize girmek istiyor. Tenha bir yerlere gidelim diyoruz, kimseciklerin olmadığı. Zaten çok da kalabalık değil ama biz yine de yalnız olmak istiyoruz koca sahil şeridinde. İstediğimiz gibi tenha bir yer bulmak için atlıyoruz arabaya, direksiyon bizi nereye götürürse… Sonra kapıları kapalı İl Özel İdaresinin özel tesislerini farketip hemen duruyoruz. Etrafı kısaca kolaçan ettikten sonra kitli kapılardan atlayıp içeri giriveriyoruz 🙂 ve tahmin edeceğiniz üzere koca sahilde sadece biz… Yalnızlığın, sessizliğin ve huzurun keyifini çıkarıyoruz. Arada az uzaktan geçen balıkçı motorlarının sesi bile güzel bir melodi gibi kulaklarımıza geliyor.

Güneşin keyfini çıkarırken, hızla geçmeye meraklı “zaman”, bu sefer duruyor gibi hiç ilerlemiyor… Zamanın kendisini slow motion’a alması, ruhumuz ve zihnimiz herşeyden arınıyor bir anda.

Deniz ve güneş keyfimize keyif katmışken bu arada Nilümüze kumsalda sürpriz bir doğumgünü kutlaması yapıyoruz. Kumlara çizdiğimiz doğum günü pastası ve mumlar ise bir şahane. Doğum günü pastalarının en lezzetlisi adeta 🙂 Ve Nilumüz kumdan mumlarını üflerken, biz de tüm kalbimizde onun için en güzel dilekleri diliyoruz.

Güneş batmadan önce biraz etrafı keşfedelim diyoruz ve yeniden atlıyoruz arabaya. Nereye gittiğimizi bilmeden yolda ilerliyoruz ve tamamen tesadüfi bir şekilde kendimizi aslında bulmak istediğimiz Limanköy Konukevi’nin önünde buluyoruz. E tabi hazır gelmişken Konukevi sorumlusu Öznur Hanım’ı arıyoruz ve Konukevi önünde buluşuyoruz. Önce Konukevi’ni gezdiriyor bize. İstanbullu zengin bir çift tarafından yapılmış konukevi ve Limanköy sakinlerine hediye edilmiş. Bu aynı zamanda Limanköy’de yaşayanlar için de bir gelir kapısı olmuş. Gerçekten de çok keyifli bir yer. Sadece 3 tane 2 kişilik odası olan konukevi oldukça konforlu. 6 kişilik bir arkadaş grubu ile geldiğinizde gayet keyifli olabilecek, tam da bir ev ortamı sunan güzel bir konaklama yeri.

Öznur konukevindeki kısa turdan sonra bizi kalacağımız eve götürüyor. Bildiğiniz köy evi. Horozları, tavukları, köpekleri ve güzel bir bahçesi var. Ev halkı heyecanlı. Bu işe yeni başlamışlar yani evlerini kiraya vermeye. Güzel bir gelir olmuş onlar için. Tarımdan çok da birşey kazanamadıklarından, bizim gibi 1-2 geceliğine gelen misafirlere evlerini açıyorlar.

Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra köyde kısa bir tura çıkıyoruz. Tam da gün batımı zamanı, akşam güneşinin yarattığı renklerin güzelliği ile muhteşem manzaranın birleşimi ile başka bir boyuta geçiyoruz. Nemli çimenlerde yürürken duyduğumuz toprak kokusu, akşam üstü otlamaya çıkan inekler, akşamın gelişini haber veren horozlar, onlara sinirlenen köpekler başka bir yere götürüyor bizi…

Hava iyice kararınca soluğu yine Liman Restaurant’ta alıyoruz. Bu sefer menüde tekir var 🙂 Rakının ve tekirin dibine vurup, eve döndüğümüzde gecenin karanlığında gözkyüzünden fışkıran yıldızları seyre dalıyoruz. Temiz havanın etkisiyle olacak, iyice uykumuz geliyor.

Ertesi sabah horoz sesiyle güne merhaba diyoruz. Ev sahibi sabah sağdığı sütten, kümesten aldığı yumurtalardan, bahçeden topladığı yeşilliklerden oluşan kahvaltıyı hazırlamış bile. Tazelikten kabukları soyulmayan yumurta bile ayrı güzel 🙂

Öznur’u ve ev sahibi Aynur’u da davet ediyoruz soframıza. Bir güzel sohbet ediyoruz. Beğendik Köyü’ne yapılması planlanan Nükleer Santral’den konu açılıyor. İstemiyorlar. Ama ne yapacaklarını da çok bilmiyorlar. Bize haber verin, biz adam toplar geliriz İstanbul’dan, gerekirse savaşırız diyoruz. Mutlu oluyorlar. Böylesine güzel bir doğayı tahrip etme fikrine sahip olan insanlarla yaşıyor olmaktan duyduğum öfke ve utanç boğazıma düğümleniyor. Her zamanki sıkıcı ve keyif bozucu memleket meselelerini bir kenara bırakıp, erik ağacına dalıyoruz. Biraz olsun uzaklaşıyoruz bu can sıkıcı mevzudan.

Sandalyenin üzerine çıkıp topladığım 1 torba erikten lezzetlisi olmadı bugüne kadar. Yediğim erik aynı zamanda çocukken Ereğli’de topladığım erikleri hatırlatıyor bana. Hani böyle çekirdeği daha tam oluşmamış, yumuşacık. Minik ama bir o kadar da lezzetli. İşte o ağaçtan topladığımız eriklerde aynen öyleydi. Tadına doyamıyoruz.

Ardından ev sahibi Aynur, bahçeden taze taze topladığı yeşil soğandan ve bakladan veriyor bize. Ayrılma vaktimiz geliyor, taze yeşil soğanlarımızı, baklalarımızı, eriğimizi alıyor ve zor da olsa Öznur ve Aynur’a da “Bir daha Görüşmek Üzere” diyerek veda ediyoruz.

Nükleer santralin yapılması planlanan Beğendik Köyü’ne gitmeye karar veriyoruz. Beğendik Köyü, Bulgaristan sınırında, Karadeniz’in en batı ucu. Tesadüfi şekilde gittiğimiz yol bizi muhteşem bir koya çıkarıyor.  Burda biraz vakit geçirdikten sonra yolda tabelalarda gördüğümüz “Tenekede Tavuk” yapan yeri ararken çat diye karşımıza çıkıvermesi bizi şaşırtıyor. Kumlarından gelinciklerin fışkırdığı sahilde kimsecikler yok yine. Ve biz ölmeden önce yapılması gereken 100 şeyden birini yapıyoruz 🙂 “Tenekede Tavuk” pişerken-ki yaklaşık 2 saatte pişiyor- biz denizin keyfini çıkarıyoruz.

(Dünyanın En Güzel Manzaralı Tuvaletine Aday Olabilir 🙂

Yemeğimizi güzelce yedikten sonra kıvrımlı, yeşil yollara dalıyoruz. Sadece bu yol için bile oralara gitmeye değer.

Bir sonraki gezimizde, deniz seviyesinin altında olan Langoz Ormanlarına gideceğiz.

Ne diyim: Gezmeye devam 🙂