4 GÜNDE VIYANA

4 GÜNDE VIYANA

4 GÜNDE VIYANA

Not: Bu yazı, aylar önce yazılmış olup, gezmelerden tozmalardan ancak yayımlanabilmiştir. 

Şeker Bayramı’ında ani bir kararla Viyana’ya gitmeye karar veriyorum. Bu kararda elbet Paris, Barselona gibi yerlere kıyasla Viyana uçuşlarının çok daha uygun olması etkili oluyor. Ee hazır vize de olunca yarım saat içerisinde uçak biletimi alıyorum ve otel rezervasyonumu yapıyorum.

Viyana ile ilgili kısa bir araştırma yaptıktan, gidenlerden önerileri aldıktan sonra hoop uçuveriyorum. Kahve, pasta ve şarap diyarına hoş geldim 🙂

İlk Gün

Şansıma hava pek güzel… Yaklaşık 34 derece. Meğer Ağustos Viyana’nın en sıcak ayıymış, o da bana denk geldi. Ne güzel. Neyse ki İstanbul’daki gibi bir vıcıklık mevzu bahis değil.

Hava alanından şehre ulaşmak için 3 alternatifiniz var. İlk alternatif otobüs, kendisi kişi başı 6 EUR. İkinci alternatif City Airport Train, 14 EUR. Bi de benim tabirimle halk treni var, Viyana’da OBB olarak anılıyor kendisi, o da 4 EUR. Buradaki sistemde aynı kardeş ülke Almanya’daki gibi. Kimse size aman çocuğum git bilet al demiyor, sorumlu bir insan evladı olarak gidip biletinizi alıyor ve girişteki cihazlara okutuyorsunuz. Ha yok ben bilet almıycam, nasılsa kontrol edilmiyor derseniz, cezayı da yiyiverirsiniz söylemiş olayım.

Ben 4 EUR’yu verip babalar gibi halk treni ile yani OBB ile şehre gidiyorum. Wien Mitte son istasyon zaten. Buradan istediğiniz metro hattına geçiş yapabiliyorsunuz. Kaldığım Strawberry Hostel’e gitmek için metroya biniyorum. Yalnız hava alanından merkeze gelmek için aldığınız tren bileti, metro hattı için geçerli değil. O nedenle ayrı bir bilet daha almak zorundasınız. Unutmayınız!

Strawberry Hostel merkeze metro ile yakın sayılabilecek bir mesafede. Ayrıca temiz mi temiz bi yer. Fiyatı da gayet uygun. Tek kişilik odaya 4 gece için 162 EUR ödüyorum ki metro istasyonuna ve konumuna bakılacak olursa gayet makul bir rakam. Yalnız kredi kartının geçerli olmadığını belirteyim. Valizi odaya atar atmaz, resepsiyondan bir şehir bir de metro haritası kapıyorum ve ne yapacağımı da çok bilmeden kendimi sokaklara atıveriyorum.

İlk durak Stephansdom yani Türkçe tabiriyle Stephan Katedrali. Şehrin en önemli simgelerinden olan katedral 1365 yılında gotik tarzında inşa edilmiş. II. Dünya Savaşı’nda hasar gören katedralin restorasyon çalışmaları halen devam ediyor. Ayrıca dileyenler 4 EUR karşılığında katedralin tepesine çıkıp, Viyana manzarasını izleyebiliyor. Amma velakin çok hevesli olmadığımdan, katedrali gezmekle yetiniyorum. Tam çıkarken gişede Mozart konser afişi gözüme takılıyor. Hem de o akşam, aman ne keyif. 15 EUR’ya bir konser bileti alıyorum. Konser 20:30’da başlayacak. Daha vaktim var.

(Stephansdom)
(Stephansdom)

Buradan çıkıp arka sokaklarda dolanırken Mozart’ın 2,5 yıl yaşadığı, sonrasında müzeye dönüştürülen Mozarhaus’a gidiyorum. Efenim giriş 10 EUR ve hiç birşey yok. Tamamen para tuzağı diyebiliriz. Bu nedenle vaktinizi ve paranızı boşuna harcamamanızı öneririm.

Mozarhaus’tan çıktıktan sonra öylesine sokaklarda yürüyorum. Önce meşhur opera binasının önünden geçiyorum. Opera binası Temmuz- Ağustos ayları arasında maalesef kapalı. Yani her hangi bir konser programı yok. Ancak binayı gezmek isterseniz bunun için turlar düzenleniyor. Bu turlardan birine katılabilirsiniz dilerseniz.

Opera Binası’nın önünden düz devam edip, Burg Garten’dan Hofburg Sarayı’na gidiyorum. Burası Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun birçok önemli şahsına ev sahipliği yapmış. Hanedanın önde gelenleri bu sarayı kışlık olarak kullanırmış. Pek kıymetli hanedan üyeleri yazları ise Schönbrunn Sarayı’nda geçirirmiş. Bu arada şu ünlü “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” lafını söylediği iddia edilen Marie Antoinette de Hofburg Sarayı’nda doğmuş. Hofburg Sarayı’nın içersinde ayrıca Sisi Müzesi’ni de dilerseniz ziyaret edebilirsiniz. Ben şahsen etmedim, pek ilgimi çekmedi.

Bahçede ufak bir gezinti yaptıktan sonra sarayın arka kısmından Kohlmarkt caddesine geçiyorum. Burada amaç belli. Kraliyet sertifikalı Demel Pastanesi ya da kısaca Der Demel. Dışarıda yer olmadığı için içeri geçiyorum. Dersime iyi çalıştığımdan ne yiyeceğim belli; sahertorte ve bir fincan Fiaker söylüyorum. Fiaker ne diye soracak olursanız Viyana’nın meşhur brandyli mochası. Sahertorte ve Fiaker gerçekten mükemmel bir tercih oluyor.

(Der Demel)

Tatlımı ve brandyli mochamı yudumlarken yanımda oturan bir beyefendi turist olduğumu elimdeki haritalardan anlıyor ve tatlıyı nasıl bulduğumu soruyor, sonrasında sohbet başlıyor. İstanbul filan derken bizim sohbet ilerliyor. Ben de kendisine Viyana’daki en iyi schnitzel’i nerede yiyebileceğimi soruyorum ve turistik bir yer olmamasını özellikle rica ediyorum. Viyana’daki en iyi schnitzel’i Cafe Mozart’ta yiyebilirsiniz diyor ve sonrasında kendisiyle vedalaşıyoruz.

Tatlımı ve kahvemi bitirdikten ve 12 EUR’luk hesabı ödedikten sonra Kohlmark’ta yürümeye devam ediyorum. Bu cadde üzerinde aynı zamanda Viyana’nın ünlü kahve markası Julius Meinl’in de cafe’si var. Kahve meraklıları için mabet olabilecek bir yer, benim için sadece önünden geçtiğim bir cafe oluyor.

Cafe Mozart’ı kolayca buluyorum. Burası meşhur Albertina Müzesi’nin hemen karşısında. Benim gittiğim saatlerde müze kapanmış olduğundan doğrudan Cafe Mozart’a geçiyorum. Ancak daha sonra da programı yetiştiremediğim için maalesef bu müzeye gidemiyorum. Albertine Müzesi’nin dünyanın önde gelen müzelerinden olduğunu ve eğer Schiele, Cézanne, Klimt, Kokoschka, Picasso gibi sanatçıların masterpiece’lerini görmek istiyorsanız kaçırmamanız gereken bir müze olduğunu söyleyeyim. Müzeye giriş ise 11 EUR.

(Mozart Cafe’den Albertine Müzesi)

Cafe Mozart’ta bir shnitzel, bir de büyüğünden Avusturya’nın meşhur birası Ottakringer söylüyorum. Bu arada ufak bir uyarıda bulunayım. Eğer domuz eti yemiyorsanız  bunu mutlaka söylemelisiniz. Güzel bir akşam yemeğinden sonra,  yaklaşık 20 EUR hesap ödüyorum ve konser için Stephan Katedrali’nin yolunu tutuyorum.

3 kişilik bir oda orkestrası Mozart’ın o güzel eserlerini icra ederken, katedralin büyüleyici ortamından ve akustiğinden etkilenmemek mümkün değil. Ama elbet Opera Binası’nda da bir konser izlemek pek hoş olurdu. Yaklaşık 1 saat süren konserin ardından daha önceden araştırıp, bulduğum Jazz Land’a gidiyorum. O gece veteran jazzcı amcaların konserleri var. Mekan Franz-Josefs-Kai cad. No:29’da. Yer altında biraz basık ve ufak olmasına rağmen keyifli sıcak bir mekan. Müzikler de bir harika. Benim gibi clubber değilseniz ve jazz seviyorsanız Jazz Land’a gitmenizi öneririm.

Viyana’da İkinci Gün

Güne güzel bir kahvaltıyla başlamak lazım. İstikamet Viyana’nın meşhur cafe’lerinden biri olan Cafe Spel. Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin baş rollerini paylaştığı Before Sunrise filminin bir sahnesi de burada çekilmiş. Cafe Sperl epey tarihi bir yer, 1880 yılında açılmış. Tipik bir Viyana kahvaltısı için tercih etmelisiniz. Güzel kahvaltıdan sonra Cumartesi günleri kurulan meşhur Naschmarkt’a gidiyorum. Cafe Spel pazar alanına yürüme mesafesiyle 5 dk. O yüzden çok kolay oluyor bulmam.

Pazarda daha çok Yunan, Türk ve Asya mutfaklarından yiyecekler bulunuyor. Sabit pazardan sebze, meyve, tatlı, balık, et ve et ürünleri ile egzotik meyveler alabilirsiniz. Sadece Cumartesi kurulan bit pazarında ise değişik eşyalar bulabilirsiniz. Ancak  çok fazla turist olduğundan etrafta da yan kesiciler dolanıyor. Ben bizzat yaşadım. Neyse ki çantam açılmadan durumu fark ettim. Özellikle sırt çantanızı önünüzde tutmanızda fayda var. Benden uyarması.

Pazarda dolandıktan sonra metroyla Museumsquartier’a gidiyorum. Museumsquartier, Viyana’nın en geniş alana sahip kültür merkezi. Leopold, Modern Sanat müzesi bu alanın içerisinde. Müze Avusturya modern sanatının sergilendiği en geniş koleksiyonları içeren müze. Özellikle Gustav Klimt, Egon Schiele, Koloman Moser, Oskar Kokoschka gibi Avusturya’nın meşhur sanatçılarının eserlerini görebilirsiniz. Aynı zamanda müze dünyadaki en geniş Egon Schiele koleksiyonuna sahip.

(Museumsquartier)

3. Katta Klimt bölümünde sevgilisi Emilie Flöge’e 20 yıl boyunca yazdığı notları ve kartları ve zamanının çoğunu geçirdiği Avusturya’nın sayfiye yeri Attersee’de yaptığı manzara resimlerini görebilirsiniz.

Müzede yaklaşık 3 saat geçiyorum. Epey acıkmış şekilde Museumsquartier’ın avlusunda bulunan Corbaci diye bir restoranta giriyorum. Bildiğimiz anlamda Çorbacı mı o kısmını bilemiyorum. Viyana usulü haşlanmış et ve bira söylüyorum. Yaklaşık 16 EUR bir hesap ödüyorum.

Buradan çıkıp Museumsquartier’ın hemen karşısında bulunan National History Museum’a gidiyorum. Tam karşısında da Kunsthistorisches Müzesi var yani Sanat Tarihi Müzesi. National History Museum’ın girişi 10 EUR. Burada görebileceğiniz bin bir çeşit hayvan, taş vs. var. Bence çok matah bir yer değil. Hatta ben şahsım adıma gittiğime pişman oldum ve burada harcadığım süreyi keşke Sanat Tarihi Müzesi’ne ayırsaydım diye düşündüm. Ama şunu da eklemeliyim çocukların ilgisini çektiği kesin, o yüzden çocuklu aileler için eğlenceli bir ziyaret olabilir. Böyle de empatik bi insanım.

(National History Museum)

National History Museum’dan ayrılıp sırasıyla Parlemento Binası’nın önünden Volks Garden’a geçiyorum. Burdan da Rathaus Park’a. Rathaus Park’a gittiğimde akşam saat 9’da Açık Hava Film Festivali kapsamında Phantom of the Opera’nın DVD gösterimi yapılacağını öğreniyorum. Yiyecek ve içecek çadırları kurulmuş, etraf pek kalabalık. Saat 9’a kadar vakit olduğundan meşhur Cafe Centeral’a gidiyorum. Cafe Central, 1876’da açılmış ve sonrasında entellektüel kesimin buluşma mekanı olmuş. Bu zatlar kimler derseniz modern mimarinin öncüsü Adolf Loos, on parmağında on marifet ressam, şair ve oyun yazarı Oskar Kokoschka, yazar, gazeteci, oyun yazarı Stefan Zweig, Marksist Rus politikacı, Frida Kahlo ile bir dönem yasak aşk yaşamış Leon Trotsky bu isimlerden birkaçı. Burada Aperol Spritzer ve shartorte söylüyorum. Aperol Spritzer’i bilmeyenler için açayım; beyaz şarap, soda ve aperol karışımı bir içecek ve burada içtiğim Aperol Spritzer en güzeliydi diyebilirim. Cafe Centeral turistik bir yer, bir de garsonları biraz ukala.

Buradan Rathaus’taki Açık Hava Sineması’na geçiyorum. Festival ücretsiz. Oldukça kalabalık ama en ufak bir itiş kakış yok. Almanca olmasına rağmen keyifle izliyorum müzikali ve geceyi noktalıyorum.

Üçüncü Gün

Eğer hristiyan bir memleketteysem Pazar ayinlerini kaçırmam. Genel olarak bu tür törenler enteresan geldiğinden, dinsel bir yanı yok. Ziyaret öncesi yaptığım araştırmaya göre Holfburg’ta Pazar ayininde çocuklardan oluşan bir koronun konseri olurmuş. Ben de bu nedenle Pazar ayinini kaçırmamak için erkenden gidiyorum. Ama gittiğimde yaz döneminde Pazar ayinlerinin yapılmadığını öğreniyorum. Buradan kahvaltı yapmaya Viyana’nın en ünlü cafe’lerinde biri olan Cafe Hawelka’ya gidiyorum. Ancak burada da kahvaltı servisi saat 11:00’de başlıyormuş.

Henüz çok erken…Hem vakit geçirmek hem de pazar servisini izlemek için Stephanplatz’a gidiyorum. Pazar servisi sona erdikten sonra Cafe del Europe adında bir cafe’ye gidiyorum. Ancak tam bir hayal kırıklığı. 11 EUR hesap geliyor. Kredi kartı ile ödemek isterseniz komisyon uyguluyorlar ve bir anda 11 EUR’luk hesabınız 20 EUR oluveriyor. Aman diyim uzak durun.

Buradan Karlsplatz’a geçiyorum. Karlsplatz, 3 metro hattının kesiştiği, Viyana Müzesi ve barok tarzındaki Karlskirche Kilisesi’nin olduğu meydan. Önce Karlskirche Kilisesi’ne gidiyorum. Kilisede Pazar servisi devam ediyor. Biraz izledikten sonra Klimt’in çizimlerini görmek için Viyana Müzesi’ne gidiyorum. Gişedeki müze görevlisine Klimt’in müzede hangi eserlerinin olduğunu ve en çok eserinin bulunduğu müzeyi soruyorum. Görevli çocuk Viyana müzesinde kara kalem çizimlerinin olduğunu ve en çok eserin Belvedere Sarayı’nda olduğunu söylüyor. Müzede sadece Klimt yok tabi ki farklı sergiler de yer alıyor. İlginizi çekebilecek sergiler olabilir, bu nedenle bakmakta fayda var. Giriş ise 8 EUR.

(Karlskirche Kilisesi)

Viyana Müzesi’ne girmeden Belvedere Sarayı’na doğru yola koyuluyorum. Yaklaşık yarım saat yürüyorum. Saray, aşağı Belvedere ve Yukarı Belvedere olmak üzere iki bölümden oluşuyor. 1668-1745 yılları arasında yapılan sarayın devasa bir bahçesi var. Tabi bizdeki tabiriyle arazi. Hani burada olsa Ağaoğlu atıyla araziye dalar, hayalimdeki yer işte böyle bir yer diyip gökdeleni dikerdi.

(Belvedere Sarayı)

Her neyse Ağaolu’ndan bahsedip şimdi keyfimizi kaçırmayalım ve kendisini en dip köşelerde bırakalım. Saray Savoy Prensi Eugene tarafından yazlık olarak yaptırılmış. Belvedere Sarayı sadece Viyana’daki değil dünyadaki en geniş Klimt koleksiyonuna sahip. Klimt’in The Kiss ve Judith gibi baş yapıtlarını bu müzede görebilirsiniz. Klimt’in özellikle ilk yıllarındaki eserleriyle sonraki eserleri arasındaki farkı da canlı canlı görmek ayrıca enteresan. Aynı zamanda Schiele ve Kokoschka’nin da eserleri bulunuyor. Ben sadece yukarı Belvedere bölümünü gezdiğim için 11 EUR ödüyorum. Gitmek istediğiniz bölüme göre bu ücret değişiyor.

Sağlı sollu 4 kattı gezdikten sonra artık pek de enerjim kalmıyor. Saray’ın bahçesine yere seriliveriyorum. Tam da o sırada bir leyleği uçarken görüyorum 🙂 e ne de olsa görecek daha çok yer var…

Dinlendikten sonra şehrin ta öbür ucuna Stadtstrande’ye gidiyorum. Burası Tuna Nehri kıyısında Viyanalı’ların bisiklete bindikleri, yürüyüş veya piknik yaptıkları alan. Onca yorgunluktan sonra sakin bir yerde yürüyüş yapmak iyi geliyor. Soluklanmak için bir parka oturduğumda Alex adında biriyle tanışıyorum. Epey sohbet ettikten sonra akşam yemeği için sözleşiyoruz ve ben Tuna nehri kenarındaki Summergate’te oturup kendime bir blutwurst ve bira söylüyorum. Burada dinlendikten sonra AKH’ye yani Viyana Tıp Üniversitesi’nin olduğu yere gidiyorum. AKH ( Allgemeines Krankenhaus der Stadt Wien)Viyana’nın hatta Avrupa’nın en büyük hastanesi. Hastanenin ilk kuruluşu 1686 yılına kadar uzanıyor. Güzel bir bahçesi ve keyifli mekanları var. Ben Salette diye bir yere oturuyorum ve kendi yapımları beyaz ev şarabından söylüyorum. İtiraf etmeliyim gerçekten başarılı bir şarap, yolunuz düşerse tavsiye ederim.

Akşam yemeği saati geldi bile. Alex’le Stephanplatz’ın önünde buluşuyoruz ve Alex’in seçimiyle Griechenbeisl’e gidiyoruz. Efenim burası Viyana’nın en eski restoranlarından. Eski derken gerçekten eski 1447’den beri. Hatta duvarlarında Viyana Kuşatması’ndan kalma top mermileri bulunuyor. Fazlasıyla turistik ve pahalı bir yer olduğunu söylemeliyim. Ancak mutlaka görülmesi gereken yerlerden bir tanesi.

Yemeğimizi yedikten sonra Alex’le kısa bir yürüyüşe çıkıyoruz. Yürüyüş sırasında 11. yüzyılda yapılmış Viyana’nın en eski kilisesi olan St. Ruprecht kilisesini gösteriyor. Annesiyle babasının da bu kilisede evlendiğini anlatıyor. Kilise Viyana’nın barlar sokağı diye tabir ettiğim bölgesine çok yakın. Hatta yukarıda bahsettiğim Jazz Land’a gelmeden hemen solda üstte.

Kiliseden sonra bir kahve içelim diyoruz ve yukarıda bahsettiğim Cafe Hawelka’ya gidiyoruz. Burası 1939’da Leopold Hawelka tarafından açılmış. II. Dünya Savaşı sırasında kapanan ve sonrasında yeniden açılan cafe, entellektüellerin, sanatçıların ve yazarların ziyaret ettiği popüler bir mekan olmuş. Oldukça salaş olan cafe’nin kendinehas bir  tarzı olduğunu söylemeliyim. Eğer şanslıysanız sahibi Bay Leopold’u bizzat cafe’de görme şansınız olduğu da rivayetler arasında. Bana nasip olmadı, belki size olur. Burada Viyana’nın pek meşhur kahvesi melage içtikten sonra Alex’le yollarımız bir sonraki gün buluşmak üzere ayrılıyor.

Dördüncü Gün

Sabah kalkar kalkmaz kahvaltı için Viyana’nın başka meşhur bir cafe’sine gidiyorum; Cafe Prückel (Stubenring, 24) Başka bir yüz yıllık mekan daha…1904 yılında kurulmuş. Turistlerden ziyade daha çok Viyanalılarla karşılaşacağınız keyifli bir mekan. Tipik bir Avusturya mutfağına sahip. Tam Viyanalı gibi şehrin tadını çıkarayım derseniz, burası gitmeniz gereken yerlerden bir tanesi. Ayrıca ev yapımı apple-strude’si ve Sacher’i da pek güzelmiş. Miş diyorum çünkü malum kahvaltı için gittim, tadına bakamadım. Bu arada unutmadan Cafe Prückel’de her Pazartesi-Çarşamba ve Cuma akşamları 7’den 10’a kadar canlı müzik olduğunu ve kredi kartı geçmediğini de ekleyeyim 🙂

Kahvaltıdan sonra Stubenring’ten merkeze doğru yürümeye başlıyoruz. Haritaya bakmadan aklım ne yöne gitmek isterse oraya gidiyorum. Bu benim aynı zamanda bir şehri keşif yöntemim. Çok da keyifli oluyor. Wollseile sokağında gerçekten çok güzel mekanlar görüyorum. Öğlen yemek için Alex’le buluşacağımdan pek vaktim yok. O nedenle bir sonraki seyahat için hepsini not alıyorum. Gidenleriniz olursa aklınıza da yatarsa, bu mekanlar güzel bir alternatif olabilir.

Cafe Diglas: 1875 kurulmuş Viyana’nın en eski cafe’lerinden bir tanesi. Neredeyse cafe’lerin tamamı yüz yıllık olduğu için bu deyim bir süre sonra anlamını yitiriyor tabi. Ama uğramadığım için pişman olduğum yerlerden biri kendisi.

Figlmüller: Kuruluş 1905. Viyana’nın en meşhur schnitzel’cisiymiş meğer. Böyle uzun uzun kuyruklar olurmuş kapısında. Yorumlarda kimine göre çok ahım şahım değilmiş schnitzel’i ama Viyana’ya gittiğinde uğramazsan Viyana’ya gittin saymıyorlarmış.

Zanoni&Zanoni: Viyana’da bi İtalyan dondurmacı. Burası da Viyana’nın en meşhur İtalyan dondurmacısıymış efenim. 40 yıl önce Viyana’ya yerleşen bir İtalyan aile tarafından açılmış. Fazla turistik olduğu ve İtalyan dondurması ile yarışamadığı da rivayetler arasında. Benden söylemesi, sizden denemesi.

Sokak turumu tamamladıktan sonra öğle yemeği için yeniden Alex’le buluşuyorum. Nereye gidiyoruz diye sorduğumda sürpriz olduğunu söylüyor. Metro ile Donauinsel’e gidiyoruz. Burası Viyana’nın merkezinde ufak bir adacık. Viyanalıların mesire yeri. Ancak Alex’in anlattığına göre Viyanalılardan ziyade bizim Türkler bu alanda yasak olmasına rağmen mangal yapıyorlarmış.
Bu bölgede bir çok restorant, cafe ve barlar var. Hava o kadar sıcak ki daha fazla yürüyemiyoruz ve önümüze ilk çıkan Malina Restoran’a kendimizi atıveriyoruz. Sıcaktan yemek bile yiyemiyoruz. İçtiğimiz buz gibi biralar hararetimizi almaya yetmiyor. Alex kendini Tuna nehrine atmaya karar veriyor. O kadar rahatlar ki özenmemek ya da gıpta etmemek mümkün değil. Sonrasında başka yerlere gideceğim için ben nehir kenarından Alex’i izlemekle yetiniyorum, malum kıyafete ihtiyacım olacak 🙂
Yüzmeden sonra Alex’in işe dönmesi, benim de önce Schönbrunn Sarayı’na oradan da Grinzing’e gitmem gerekiyor ve yollarımız kendisiyle burada ayrılıyor.
Shönborn Sarayı kraliyet ailesinin yazlığı olarak kullanılmış zamanında. Avrupa’nın en önemli saraylarından bir tanesi ve UNESCO dünya mirası listesinde. Sarayın içini gezmedim. Zira o kadar büyük ki bahçeleriyle birlikte gezmeye kalksanız yarım gününüz gider. Botanik bahçesi kesinlikle görmeye değer, sarayın içi ilgimi çekmediği için girmedim ama saray hayatını merak edenler girebilir tabi. Burada çok daha fazla yorulmadan Grinzing’e doğru yola çıkıyorum.
Grinzing şehir merkezine nispeten uzak bir yer. Tramvay ve otobüs yolculuğu ile yaklaşık 1 saat uzaklıkta. Schottentor’dan 38 numaralı tramvaya biniyorum. Son durağa geldikten sonra Kahlenberg tepesine nasıl çıkmam gerektiğini öğrenmek için istasyonda bir büfede sohbet eden 3 adama yaklaşıyorum. 2’si Türk belli. Muhabbet olmasın diye İngilizce soruyorum ama abilerden biri, sonradan ismini öğrendiğim Metin Abi benim not defterimi görüp “Aa Türksün” diyerek muhabbeti açıyor. Amacım Kahlenberg tepesine bir an önce çıkıp güneşi orada batırmak. Ama Metin Abi şarabı çok güzel olan Weingut Heuriger Reinprecht’e götürüyor beni. Sonradan öğrendiğime göre buranın şarapları ödüllüymüş. Biz Metin Abi’yle derin bir sohbete dalarken, canlı müzik yapan Romen müzisyenler de Türk olduğumuzu anlayıp Türkçe şarkılar çalmaya başlıyorlar. Olaylar giderek garipleşiyor benim için. Ama muhabbet güzel, yarıda kesip gidemiyorum. Artık hava kararıyor. Gitmem gerek…Metin Abi tepeye çıkan otobüse beni kendi elleriyle bindiriyor, şoföre de emanet ediyor 🙂
Kahlenbert tepesi gerçekten de büyüleyici, tüm Viyana ayaklarınızın altında. Elbet gün batımına orada olsaydım iyiydi ama güzel insanlarla da bu vesileyle tanışmış oluyorum. Cobenzel Restaurant’ta şarap içmeye karar veriyorum. Kasadaki çocukla kısa sohbet sonrası Türk olduğunu öğreniyorum. Viyana’da öğrenciymiş. Sohbetimiz sonrası kırmızı şarabımı alıp, terasta manzaranın keyfini çıkarıyorum. Şarabımı içerken ne kadar çok anı biriktirdiğimi ve güzel insan tanıdığımı düşünüyorum. Viyana’daki son akşamım olması sebebiyle bir kadeh de Viyana’nın şerefine içip, otelin yolunu tutuyorum.
Böylece bir gezinin daha sonuna geliyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir