AZ GITTIK UZ GITTIK, DERE TEPE DÜZ GITTIK!

AZ GITTIK UZ GITTIK, DERE TEPE DÜZ GITTIK!

AZ GITTIK UZ GITTIK, DERE TEPE DÜZ GITTIK!

“Kafam Girsin …… Turizm”in 20-22 Mayıs tarihinde gideceğimiz Assos-Kaz Dağları turunu iptal edip, bize haber vermediğini tesadüfen öğrenmemizle başladı herşey…. Septik tarafım dürttü beni ve malum tur şirketini aradım “Herşey yolunda mı, gidiyor muyuz Cuma gecesi” diye. İlgili kişinin “Aaa o tur iptal oldu, size haber vermedik mi?” demesiyle de sinir kat sayım birden fırlayıverdi. O hafta sonu 2 gün de olsa İstanbul’da kalmak istemedik. Nerelere gitsek diye düşünürken İğneada geldi aklıma. Hemen konaklama aramasına giriştim. İğneada’da ve Limanköy’de bulunan Konuk Evi’ni aradım, yer yoktu. Konuk Evi’nde çalışan Öznur Hanım -ki sonradan Hanım gidecek ve sadece Öznur olacak-kiralık köy evlerinden bahsetti. Nasıl bir yere gideceğimizi çok da kurcalamadan kabul ettik ve Cumartesi sabahı saat 6’da elimizde harita ile  yollara düştük.
Önce İstanbul’un hemen çıkışında, Edirne yolu üzerinde Pita diye bir mola yerinde durduk. Türkiye’nin her bölgesine özel lezzetlerin olduğu bir cennet adeta. Örneğin Ereğili’nin meşhur osmanlı çileği reçeli bile vardı. Yemeğe pek meraklı insanlar olarak aklımızı kaybettik içerde. Üzerindeki “Yağ Yok, Un Yok, Şeker Yok” yazısıyla dikkatimizi çeken, daha önce hiç duymadığımız ve dolayısıyla yemediğimiz  “Mevlevi Tatlısı”ndan aldık. Evet tatlıda gerçekten ne yağ, ne tatlı ne de un vardı. Ama içinde incirden, cevize ne ararsanız var. Bir nevi “bomba” diyebiliriz kendisine 🙂

Mevlevi tatlısının bir de enteresan hikayesi varki bu vesileyle onu da öğrendik. Mevlana’nın kurduğu Mevlevilik Felsefesini yaymak, yaşatmak için o dönemde bir çok Mevlevihane yapılmış. Bunlar içinde Çanakkale/ Gelibolu’daki yapı ülkemizin ve dünyanın en büyük Mevlevihane’siymiş.

Mevlevihanelerin iki mutfağı bulunurmuş; “Birinde aş pişer mide doyar,beyin güçlenir; diğerinde insan pişer,beyin doyar,yürek güçlenir.” Bu tatlı o dönemde şifa amaçlı güç macunu olarak yapılmaktaymış.Özelliği her yaş gurubundaki insanların ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri barındırması. Yedikten sonra enerji topu şeklinde dolaşıyorsunuz 🙂

Mevlevi tatlısını yedikten ve enerji topuna dönüştükten sonra yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Çerkezköy’den Saray’a, Saray’dan Poyralı’ya ilerlerken yeşil coştukça çoşuyor, doğa adeta kucaklıyor bizi. Virajlı yolları yolculuğumuzu daha da keyifli yaparken Demirköy yolu üzerinde gördüğümüz  “Dupnisa Mağrası” tabelasıyla direksiyonu sola kıvırıyoruz. Burası Trakya’nın turizme açılmış tek mağrasıymış ve Bulgarca’da anlamı “delik” demekmiş.  Mağaranın içine girdiğimizde gördüğümüz delik de böylece anlamını bulmuş oluyor. Bu arada ufak bir bilgi daha: mağaradan çıkan kaynak Türk-Bulgar sınırı olan Rezve Deresi’ni oluşturuyormuş.

Mağara gezimizi tamamladıktan sonra büyüleyici köy yolu üzerinden İğneada’ya varıyoruz. Gittiğimiz hafta sonu uluslararası fotoğraf yarışması sebebiyle İğneada bihayli kalabalık. Çok da fazla dolaşmadan, merkezde bulduğumuz bir balıkçıya buradaki en güzel balık restaurantını soruyoruz. Balıkçı amca “Siz en iyisi Limanköy’deki Liman Restauran’ta gidin diyor”. Çok uzak değil, arabayla 5 dk.’lık mesafe. Açlıktan gözümüz dönmüş bir şekilde siparişimizi veriyoruz. Önce tavada istavrit, sonra lüfer. Öğlen rakısı eşliğinde tazecik balıkları afiyetle yiyiyoruz. Liman Restaurant’ın tepede olması sebebiyle İğneada’yı ve tüm sahil şeridini izleyerek keyfimize keyif katıyoruz.

Güneş bastırdıkça, hava iyice ısınıyor. Deno kıpır kıpır, denize girmek istiyor. Tenha bir yerlere gidelim diyoruz, kimseciklerin olmadığı. Zaten çok da kalabalık değil ama biz yine de yalnız olmak istiyoruz koca sahil şeridinde. İstediğimiz gibi tenha bir yer bulmak için atlıyoruz arabaya, direksiyon bizi nereye götürürse… Sonra kapıları kapalı İl Özel İdaresinin özel tesislerini farketip hemen duruyoruz. Etrafı kısaca kolaçan ettikten sonra kitli kapılardan atlayıp içeri giriveriyoruz 🙂 ve tahmin edeceğiniz üzere koca sahilde sadece biz… Yalnızlığın, sessizliğin ve huzurun keyifini çıkarıyoruz. Arada az uzaktan geçen balıkçı motorlarının sesi bile güzel bir melodi gibi kulaklarımıza geliyor.

Güneşin keyfini çıkarırken, hızla geçmeye meraklı “zaman”, bu sefer duruyor gibi hiç ilerlemiyor… Zamanın kendisini slow motion’a alması, ruhumuz ve zihnimiz herşeyden arınıyor bir anda.

Deniz ve güneş keyfimize keyif katmışken bu arada Nilümüze kumsalda sürpriz bir doğumgünü kutlaması yapıyoruz. Kumlara çizdiğimiz doğum günü pastası ve mumlar ise bir şahane. Doğum günü pastalarının en lezzetlisi adeta 🙂 Ve Nilumüz kumdan mumlarını üflerken, biz de tüm kalbimizde onun için en güzel dilekleri diliyoruz.

Güneş batmadan önce biraz etrafı keşfedelim diyoruz ve yeniden atlıyoruz arabaya. Nereye gittiğimizi bilmeden yolda ilerliyoruz ve tamamen tesadüfi bir şekilde kendimizi aslında bulmak istediğimiz Limanköy Konukevi’nin önünde buluyoruz. E tabi hazır gelmişken Konukevi sorumlusu Öznur Hanım’ı arıyoruz ve Konukevi önünde buluşuyoruz. Önce Konukevi’ni gezdiriyor bize. İstanbullu zengin bir çift tarafından yapılmış konukevi ve Limanköy sakinlerine hediye edilmiş. Bu aynı zamanda Limanköy’de yaşayanlar için de bir gelir kapısı olmuş. Gerçekten de çok keyifli bir yer. Sadece 3 tane 2 kişilik odası olan konukevi oldukça konforlu. 6 kişilik bir arkadaş grubu ile geldiğinizde gayet keyifli olabilecek, tam da bir ev ortamı sunan güzel bir konaklama yeri.

Öznur konukevindeki kısa turdan sonra bizi kalacağımız eve götürüyor. Bildiğiniz köy evi. Horozları, tavukları, köpekleri ve güzel bir bahçesi var. Ev halkı heyecanlı. Bu işe yeni başlamışlar yani evlerini kiraya vermeye. Güzel bir gelir olmuş onlar için. Tarımdan çok da birşey kazanamadıklarından, bizim gibi 1-2 geceliğine gelen misafirlere evlerini açıyorlar.

Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra köyde kısa bir tura çıkıyoruz. Tam da gün batımı zamanı, akşam güneşinin yarattığı renklerin güzelliği ile muhteşem manzaranın birleşimi ile başka bir boyuta geçiyoruz. Nemli çimenlerde yürürken duyduğumuz toprak kokusu, akşam üstü otlamaya çıkan inekler, akşamın gelişini haber veren horozlar, onlara sinirlenen köpekler başka bir yere götürüyor bizi…

Hava iyice kararınca soluğu yine Liman Restaurant’ta alıyoruz. Bu sefer menüde tekir var 🙂 Rakının ve tekirin dibine vurup, eve döndüğümüzde gecenin karanlığında gözkyüzünden fışkıran yıldızları seyre dalıyoruz. Temiz havanın etkisiyle olacak, iyice uykumuz geliyor.

Ertesi sabah horoz sesiyle güne merhaba diyoruz. Ev sahibi sabah sağdığı sütten, kümesten aldığı yumurtalardan, bahçeden topladığı yeşilliklerden oluşan kahvaltıyı hazırlamış bile. Tazelikten kabukları soyulmayan yumurta bile ayrı güzel 🙂

Öznur’u ve ev sahibi Aynur’u da davet ediyoruz soframıza. Bir güzel sohbet ediyoruz. Beğendik Köyü’ne yapılması planlanan Nükleer Santral’den konu açılıyor. İstemiyorlar. Ama ne yapacaklarını da çok bilmiyorlar. Bize haber verin, biz adam toplar geliriz İstanbul’dan, gerekirse savaşırız diyoruz. Mutlu oluyorlar. Böylesine güzel bir doğayı tahrip etme fikrine sahip olan insanlarla yaşıyor olmaktan duyduğum öfke ve utanç boğazıma düğümleniyor. Her zamanki sıkıcı ve keyif bozucu memleket meselelerini bir kenara bırakıp, erik ağacına dalıyoruz. Biraz olsun uzaklaşıyoruz bu can sıkıcı mevzudan.

Sandalyenin üzerine çıkıp topladığım 1 torba erikten lezzetlisi olmadı bugüne kadar. Yediğim erik aynı zamanda çocukken Ereğli’de topladığım erikleri hatırlatıyor bana. Hani böyle çekirdeği daha tam oluşmamış, yumuşacık. Minik ama bir o kadar da lezzetli. İşte o ağaçtan topladığımız eriklerde aynen öyleydi. Tadına doyamıyoruz.

Ardından ev sahibi Aynur, bahçeden taze taze topladığı yeşil soğandan ve bakladan veriyor bize. Ayrılma vaktimiz geliyor, taze yeşil soğanlarımızı, baklalarımızı, eriğimizi alıyor ve zor da olsa Öznur ve Aynur’a da “Bir daha Görüşmek Üzere” diyerek veda ediyoruz.

Nükleer santralin yapılması planlanan Beğendik Köyü’ne gitmeye karar veriyoruz. Beğendik Köyü, Bulgaristan sınırında, Karadeniz’in en batı ucu. Tesadüfi şekilde gittiğimiz yol bizi muhteşem bir koya çıkarıyor.  Burda biraz vakit geçirdikten sonra yolda tabelalarda gördüğümüz “Tenekede Tavuk” yapan yeri ararken çat diye karşımıza çıkıvermesi bizi şaşırtıyor. Kumlarından gelinciklerin fışkırdığı sahilde kimsecikler yok yine. Ve biz ölmeden önce yapılması gereken 100 şeyden birini yapıyoruz 🙂 “Tenekede Tavuk” pişerken-ki yaklaşık 2 saatte pişiyor- biz denizin keyfini çıkarıyoruz.

(Dünyanın En Güzel Manzaralı Tuvaletine Aday Olabilir 🙂

Yemeğimizi güzelce yedikten sonra kıvrımlı, yeşil yollara dalıyoruz. Sadece bu yol için bile oralara gitmeye değer.

Bir sonraki gezimizde, deniz seviyesinin altında olan Langoz Ormanlarına gideceğiz.

Ne diyim: Gezmeye devam 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir