BERLIN IN BERLIN- BÖLÜM II

BERLIN IN BERLIN- BÖLÜM II

BERLIN IN BERLIN- BÖLÜM II

Aralık’tan beri sabırsızlıkla beklediğim Berlin gezisi geldi de geçti bile… Bazen zamanın hızına şaşıp kalıyorum. Malum okuyanlar hatırlayacaktır (okumayanlar Bkz. Berlin Bölüm I Yazısı) Aralık’ta önce Radiohead ardından Pearl Jam Avrupa turne tarihlerini açıklamış, biz de 3 arkadaş 4 Temmuz Pearl Jam, 6 Temmuz Radiohead için konser biletlerimizi ta o zamandan almıştık.

Neredeyse koca kış Temmuz’daki Berlin gezisini bekleyerek geçti diyebilirim. Önce uçak şirketinin 3 Temmuz’daki uçuşunu 4 temmuz’a almasıyla macera başladı. Hemen aksiyon alıp, başka bir uçak şirketinin yine ucuz biletlerinden almayı başardık. Ardından Radiohead’in Toronto’daki konserleri öncesinde sahnenin yıkılması ve ekipten 1 kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle, tüm Avrupa turnesinin tarihlerinin değiştiğini açıklaması ciddi bir cenabet duruma işaretti. Benim arkadaşlarım da dahil herkes harıl harıl gruptaki cenabetin kim olduğunu bulmaya çalışırken, yaşanan olaylar neticesinde bulmamız çok da zor olmadı. Hikayenin geri kalanını merak ediyorsanız, sizi şöyle alayım…

3 Temmuz Salı / İlk Gün
3 Temmuz sabahı herşey olağan görünüyor. Kadıköy’den Sabiha Gökçen’e rahatça gidip check-in için Tumin (ben kendisine Tumi derim aslen)ve Işıl’ı bekliyorum. Tüm işlemlerimizi tamamladıktan sonra, uçağa alıyorlar bizi. Uçağa bindiğimde biletimin koçanından koparılmadığını, bütün halde olduğunu farkediyorum. Işıl’a benim biletin koçanını koparmamışlar diyorum. Bazen yapıyorlar öyle diyor. Ben de çok üstünde durmuyorum açıkçası. Saat 11:45’te kalkması gereken uçak bir türlü kalkmıyor. Ardından kaptan bir anons yapıyor: “Sayın yolcularımız, check-in yaptığı halde uçağa gelmeyen bir yolcumuzun bavulunu uçaktan indiriyoruz. Gecikme için özür dileriz.” Bavulun uçaktan indirilme işlemi tamamladıktan sonra kalkıyoruz. 2 buçuk saatlik uçuştan sonra Berlin Schönefeld Havaalanı’na varıyoruz.

Valizleri beklerken bizimkilere “Benim valiz de hep en son çıkar” diyorum. Ama bu sefer valiz çıkmıyor ve saniyesine uçağa gelmeyen ve valizi indirilen yolcunun ben olduğunu anlıyoruz. Hemen havaalanı yetkililerine durumu bildiriyoruz. Valizin bir sonraki gün geleceğini söylüyorlar. Sağolsun Tumi Türkiye’yi arayıp asistanına durumu aktarıyor ve onun da İstanbul’dan durumu takip etmesini rica ediyor.

Bir sırt çantası ve fotoğraf makinemle kalakalıyorum ama yapacak birşey yok. Otele doğru yola çıkıyoruz. Önce tren ardından da otobüsle 45 dkda otelimize varıyoruz. Kaldığımız otelin adı Aparthotel Vega. Uhlandstr 185/186, Charlottenburg’da. 3 kişi aynı odadayız. Gayet temiz. Kahvaltı yok ama otelin bulunduğu caddede pek güzel mekanlar var. Çok standart bir otel olmasının yanında, otelin bulunduğu lokasyon ve fiyatı çok iyi (5 gece 4 gün ve 3 kişi için toplam 286 EUR ödedik). Ayrıca metroya ve pek meşhur Kurfürstendamm caddesine 5 dk. üyüme mesafesinde.  Hem fiyatıyla hem de konumuyla kesinlikle tavsiye edeceğim bir yer.

Tumi ve Işıl otele eşyaları attıktan sonra- malum ben de atılacak eşya yok- Kreuzberg’taki Curry 36’ya gidiyoruz. Burası Berlin’de en iyi currywrust yapan yer. Zaten gittiğinizde göreceğiniz sıra da bunu kanıtlıyor. Büfe önündeki bistro masalarda ayakta yiyiyorsunuz. Başka yerlerde yediğiniz currywurst’tan sonra Curry 36’nın farkını çok iyi anlıyorsunuz.

Burda altlığımızı yaptıktan sonra Hackescher Markt’ta daha önceki seyahatimde gittiğim dünyanın en eski biraevlerinden biri olan (Kuruluş 1040) ve aynı zamanda bu yıl Mart ayında “Dünya’nın En İyi Birası” seçilen (Kaynak: http://www.forbes.com/sites/katiebell/2012/03/26/weihenstephan-vitus-named-worlds-best-beer/Weihenstephan’a Tumi ve Işıl’ı götürüyorum.  Bu arada geçen gelişimde tanıştığım garsonlardan Peggie ile yeniden karşılaşıyoruz. Ayak üstü sohbet ettikten sonra, karışık peynir tabağı ve tabi ki bira söylüyoruz. Bira menüsünden sırasıyla farklı biralar seçip, tadıyoruz. Gitmek isteyenler için işte adres: Weihenstephaner Berlin Neue Promenade 5, Hackescher Markt.

Burdan çıktından sonra Rosenthaler Strasse’de bir yürüyüş yapıyoruz. Bu cadde üzerinde Cafe Cinema, Eschschloraque gibi güzel mekanlar var. Bizim istikamet belli. Daha önceki seyahatte önünden geçip de giremediğim b-flat Accoustic Music+ Jazz Club. Bu arada yolda yürürken Televizyon Kulesi’nin yanından yükselen dolunay gözümüze çarpıyor. Bikaç fotoğraf çekip b-flat’e gidiyoruz. İçeride Susanne Folk Band diye bir grubun konseri var. İçerisi oldukça kalabalık. Boş olan yerlere sessizce oturuyoruz. Geç geldiğimizden olsa gerek para ödemiyoruz. Normalde giriş 8-10 EUR. Konserin son yarım saatini yakalayabiliyoruz ama bu bile inanın ilk günün yorgunluğuna iyi geliyor. Burada gerçekten çok başarılı grup ve sanatçıları izleyebilirsiniz. Sıcak ve havasız olması dışında eğer jazz seviyorsanız, önereceğim bir mekan. (b-flat Accoustic Music+ Jazz Club: Rosenthaler Str. 13, Hackescher Markt.)

Konser bittikten sonra, otele dönüşe geçiyoruz. Metroda, fotoğraf makinemin bozulduğunu fark ediyorum. İşte valizim gelmediği halde bozulmayan moralim o an bitiyor. Ama olmuşla ölmüşe çare yok. Yorgunluk ve moral bozukluğuyla uykuya dalmam saniyeyi bulmuyor.

4 Temmuz Çarşamba / Büyük Gün Pearl Jam ile Buluşma

Aylardır sabırsızlıkla ve heyecanla beklediğimiz o gün geldi işte. O heyecanı nasıl anlatsam bilmiyorum. Pearl Jam ile ilk karşılaşmamızın yanı sıra benim ilk yurtdışı ve stadyum konserim. Hani böyle desem bi miktar daha anlaşılabilir belki heyecanım.

O gün erkenden kalkıyoruz. Otelin karşısındaki cafede kahvaltımızı yaptıktan sonra Berlin’in en büyük sarayı Charlottenburg Sarayı’na gidiyoruz. 1695-99 yılları arasında yapılan saray II. Dünya Savaşı sırasında yanmış ve sonrasında tamamı yenilenmiş. Saraya giriş 12 EUR. Arka kısmında bulunan Schlosspark’a giriş ise ücretsiz. Hava pek güzel, saray ziyareti yerine bahçede nehir kenarında dolaşmak hepimize çok daha cazip geliyor. Parkta ufak bir tur attıktan sonra öğle yemeği için yine daha önce gittiğim Tiergarten’daki Teehaus’a gidiyoruz. Kışın pek keyifli olan bu mekanın, yazın keyfi de bir başka. Neyseki Işıl ve Tumi de beğeniyor. Ben Berliner Kindl Himbeere, Işıl da Berliner Kindl waldmeister içiyoruz. Ama Işıl bu aramolı birayı pek sevmiyor. Uzun uzun sohbet edip, yemeğimizi yedikten sonra parkın içinde sere serpe yatacağımız güzel bir ağaç altı buluyoruz. Karşımızda ağaçların arasından görünen Zafer Anıtı (orjinal adıyla Siegessäule). Tumi konsere hazırlık olsun diye Işıl’ın telefonundan Pearl Jam çalmaya başlıyor. 

Parkta dinlendikten sonra Berlin’in underground bölgelerinden biri olan Friedrichshain’a gitmeye karar veriyoruz. Parkın içinden yürüyerek Branderburg kapısına doğru ilerliyoruz. Ve kendimizi tesadüfi bir şekilde Berlin Fashion Week’in tam da ortasında buluveriyoruz. Fotoğraf makinesinin bozulmasına bi kez daha canım sıkılıyor. Modayla ilgilendiğimden değil elbet, ama kaç defa Berlin Moda Haftası’na denk gelebilirim ki 🙂 Neyseki Tumi ve Işıl’ın telefonları bu mağduriyetimi az da olsa gideriyor. Biraz moda dünyasını seyrettikten sonra yürüyüşümüze kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ama Tumi huysuz ve yaşlı bir adam olarak (ve bunu dediğime eminim pişman edecektir!) onu bu kadar yürüttüğümüz için söylenmeye başlıyor. Yürüyüş sırasında aralarda oturup dinleniyoruz. Neyseki yürüyüş dışında grupta en ufak bir uyumsuzluk yok. İlk defa tatile çıkan bir ekip olarak gayet uyumluyuz 🙂

Branderburg Kapısı’nın oradan metroyla Friedrichshain’a gidip Bozhagener Strasse, Simon Strasse’de yürüyüş yapıyoruz. Bu bölgede dünya mutfaklarından birçok farklı alternatif bulabilirsiniz. Konser öncesi birşeyler atıştırmak için Blech Bilder Bar’a gidiyoruz. Burası tesadüfen bulduğumuz sıradan bir Alman pub’ı. O nedenle mutlaka gidin diye bir öneride bulunamayacağım.

Biralarımızı içtikten sonra konser alanına doğru gidiyoruz. Giderken arka sokaklara dalıyoruz. Berlin’in meşhur grafitti sanatının örneklerini buralarda görmek mümkün. Aralarda gerçekten enteresan mekanlar da bulunuyor. Ana caddeye çıktığımızda Pearl Jam konserine giden kalabalıkla birleşiyoruz. Herşey o kadar sakinki, durumu garipsememek mümkün değil. Malum İstanbul’da böylesine bir konsere gitseniz şehrin her yerinde bir kaos yaşanır. Trafik ve kalabalık tüm keyfinizi kaçırır. Biz ise adeta bir opera konserine gider gibiyiz. Herşey bir rock konserine yakışmayacak nezihlikte ve sakinlikte. O2 World’e vardığımızda ise ne bir izdiham ne de bir sırayla karşılaşıyoruz. Salondaki yerimizi kolayca bulup oturuyoruz.

Pearl Jam öncesi ön grup olarak X the band diye bir grup çıkıyor. İlk defa duyduğum bu grup (ayıplamayınız, benim cahilliğim) meğer pek meşhurmuş. Los Angeles’lı olan bu abiler (solisti bi abla) 1977 yılında kurulmuş. Los Angeles ve Wild Gift albümleri Rolling Stone Dergisi tarafından tüm zamanların en iyi 500 albümleri listesi girmiş. Amma velakin o kadar kötü bir gruptuki bana göre o 1 saat işkence gibiydi. (Sevenleri kusura bakmasın lütfen) Eddie Vedder ile söyledikleri parça bile benim gözümde durumu değiştirmek için yeterli olmuyor.

1 saatin sonunda işkence niyahet bitiyor ve Pearl Jam sahneye çıkıyor. Long Road ile başlıyor konser. Tanrım, O2 World hep bir ağızdan parçayı söylüyor. Tüylerim diken diken. Hayranlıkla izliyorum. Ardından Why Go ile coşuyoruz. Sonra Given to Fly, The Fixer geliyor. Tüm salon kopuyor. Özellikle saha içi kısım hareketlenip, sahne önüne yaklaştıkça Eddie aralarda uyararak saha içindeki herkesin 3 adım geriye gitmesini rica ediyor ve herkes saniyesine hep birlikte geri gidiyor. Eddie bunu ara ara yapıyor. Ben adama bir kez daha hayran kalıyorum.

Sonra Eddie, doğum günü olan Mike McCready’nin annesini sahneye çağırıyor ve tüm O2 World hep birlikte Mike McCready’nin annesini için “Happy Birthday”i söylüyoruz. Sonra Eddie The End ve Just Breathe’i söylüyor.

Daha sonra Hard to Imagine, Once, Do the Evolution, Jeremy, Leash çalınıyor. Ve Black başlıyor. Pearl Jam 2012 Berlin O2 Arena mail grubuna düşen maile göre 2000 yılındaki Hamburg konserinden beri en iyi Black versiyonu.

Better Man’i de çalmalarını bekliyorum ama çalmıyorlar. Indifference ile konser sona eriyor. Gece bitmesin istiyorum. Konserin nasıl etkisinde kaldıysam, hafif bi sersemlik hissediyorum. Rüyadan yeni uyanmış gibi, henüz gerçek hayata adapte olamamanın sersemliği bu.

Binlerce insan yine gayet sakin salonu boşaltıyor. Çıkışta Berlin konserine özel hazırlanmış tişört ve posterler satılıyor. Ben Sean Cliver and Ed Templeton tarafından tasarlanan aşağıdaki posteri alıyorum.

Otelimize dönüyoruz. Mutlulukla uykuya dalıyoruz…

5 Temmuz Perşembe

Sabah erkenden kalkıp valizimi sormak için resepsiyona gidiyorum. Gelen giden yok. H&M’den aldığım birkaç parça eşya ile idare ediyorum. Sabah kahvaltısı için bu kez otelin karşısındaki yer yerine farklı bir yere gidelim diyoruz. Sokaklarda yer aranırken Işıl’la gözümüze Khesebeckstrasse üzerinde Cafe Bistro 1900 takılıyor. Hadi buraya gidelim diyoruz. Tumi hiç itiraz etmeden kabul ediyor. Etraftaki masaların üzerindeki rezerve notları, yiyeceklerimiz gelince anlamını buluyor. Tesadüfen pek de başarılı bir yer keşfetmiş oluyoruz. Güzel bir kahvaltıyla gün pek de keyifli başlıyor. Hava şansımıza yine güzel, hatta Berlin’e göre fazla sıcak bile diyebiliriz.

Bu kez rotamız Wansee Gölü. Batı Berlin’de olan bu göl Havel nehri üzerindeki Grober ve Kleiner adlı iki gölden oluşuyor. Berliner’lerin sayfiye yeri. Amacımız bir plaja gitmek ama nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Gölün etrafında kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Sonra sıcaktan bunalıp tren istasyonuna yakın olan Loretta diye bir mekanın bahçesinde biralanıyoruz. Plaj fikrinden vazgeçip dönüşe geçiyoruz. Ancak sonradan öğreniyoruz ki Nikolasee plajı ve Strandbad pek meşhurmuş. Özellikle Strandbad nudistler arasında popüler bir plajmış. Benden söylemesi 🙂

Burdan sonra Berlin’in diğer ucuna Mauerpark civarına gidiyoruz. Bu bölge vintage ve ikinci el mağazalarıyla pek meşhur. Fiyatlar Işıl’la bana pek de uygun gelmediğinden ve aynı zamanda buna değeneceğini düşündüğümüz birşey bulamadığımızdan alışveriş yapmıyoruz. Birkaç mağaza gezdikten sonra Oderberger Strasse’de Teigwaren’de yemek yiyip, soluklanıyoruz. Tumi biz mağazaları tek tek dolaşırken, hiç sesini çıkarmadan bizi bekliyor. Her mağazanın önünde mutlaka bir tabure vs. var. Bu da Tumi’nin sesini çıkardan bize eşlik etmesinde tabiki büyük etken 🙂

Bu caddede yürüdükten sonra pek renkli olan Kastanienallee Cad.sine geçiyoruz. Bu caddede de sıra sıra mağazalar ve mekanlar var. Işıl’la bir tane mağazayı bile sektirmeden hepsine girip çıkıyoruz. Sonra bu cadde üzerinde bulunan Berlin’in bira içilen ve yerel yemek yenen en eski mekanlarından birine Prater Gaststatte&Biergarten’a gidiyoruz. Burası 1837 yapılmış, ardından 1995 Biergarten ve restaurant olarak açılmış. Restaurant kısmında yiyebileceğiniz gibi bahçe kısmında fast food tarzı da birşeyler de yiyebilirsiniz. Büyük bir bahçesi var ve dünyanın her yerinden gelen insanların buluşma noktası gibi. Biramızı içip birşeyler atıştırırken, yağmur bastırıyor. Koca bir ağacın altında olduğumuzdan yağmurdan pek etkilenmiyoruz ama sonrasını düşünüyoruz. O nedenle yağmurun biraz hafiflemesini bekliyoruz.

Yağmur çok hafiflemese de burdan ayrılıp Hackesher Markt.’a gidiyoruz. Burda Tumi’nin arkadaşlarıyla buluştuktan sonra yukarda bahsettiğim Cafe Cinema’nın sokağında bulunan Eschscloraque’da altlığımızı yapıyoruz. Bu arada mekanın hemen yanında bir sinema var. Yazları açık hava sineması oluyor. Biz ordayken de arkadaki ufak bahçesinde bir film gösterimi vardı.

Salı akşamı gittiğimiz b Flat’te Portekiz’den çok ünlü bir besteci ve bas sanatçısı olan Carlos Bica var. Eschscloraque’dan kalkıp b Flat’e geçiyoruz. İçerisi full, millet bar kenarlarında, yerlerde oturuyor. Şansımıza gittiğimizde bir masa müsait oluyor ve bizi oraya alıyorlar. Ne keyif. Carlos Bica’ya Rita Maria Quartett eşlik ediyor. Çok güzel bir konser oluyor. Konserin ardından Tumi, Rita’dan benim için imzalı bir CD alıyor :). Akşamın en güzel sürprizi… Rita ile konuşurken b Flat’in garsonlarından biri ile sohbet etmeye başlıyorum. Kendisi Atina’lı. Klasik birbirimize ne kadar benzediğimizden bahsediyoruz. O İstanbul’u ne kadar beğendiğini söylüyor, ben de Yunanistan’a gittiğim yerlere bayıldığımdan. Berlin’i seviyormuş ama Almanlara alışamamış. Sohbetin sonunda ne varsa Akdenizli insanlarda var diyoruz ve birbirimize mail adreslerimizi verip vedalaşıyoruz. Ben her gezide birini bulmazsam olmaz, bu gezi de bu kişiAdrienne oluyor 🙂

Geceyi burda sonlandırıyoruz ve otelimize dönüyoruz.

6 Temmuz Cuma

Sonunda valizime kavuşuyorum. Ama Cumartesi döneceğim için kavuşmasam da olurdu 🙂 Sabah kahvaltımızı yine tesadüfen bulduğumuz Bliebtreu Strasse’de bulduğumuz Anna Lee’de yapıyoruz. Cafe Bistro 1900 kadar başarılı olmadığı gibi gayet vasat bir yer. 1 garsonun da herşeye yetişmeye çalışması cabası. Bir önceki gün kadar keyifli bir kahvaltı olmasa da karnımızı doyurup, East Side Gallery’e gidiyoruz. 1,3 km uzunluğunda olan bu duvar, özgürlüğün simgesi ve dünyanın en büyük açık hava galerilerinden biri. Duvar 21 ülkeden 118 ressamın yaklaşık 106 resmiyle bezenmiş.

Boylu boyunca yürüdükten sonra duvarın arka kısmında bulunan beach barlar dikkatimizi çekiyor. Mühlenstrasse 61-63’te yer alan Strangut’a gidiyoruz. Biramızı alıp nehir kenarında şezlonglara atıveriyoruz kendimizi. Bira dışında farklı birşeyler de içmek istiyoruz ve Işıl’la Aperol Spritz deniyoruz. Burada güzelce dinlendikten ve keyif yaptıktan sonra Potsdamer Platz.’a geçiyoruz. Sony Center’ı şöyle bir turladıktan sonra yakınlarındaki Lutter&Wegner diye bir mekanda şarap ve peynir ikilisi yapıyoruz. Alte Potsdamer Strasse 5’de bulunan bu mekan oldukça şık bir yer. Sony Center taraflarına gidecek olursanız, ki bence mutlaka gitmelisiniz, buraya uğrayabilirsiniz.

Karnımızı doyurduktan sonra biraz dinlenmek için mekanın hemen yakınında olan Tiegarten’a gidiyoruz. İptal olan Radiohead konseri için parkta birkaç Radiohead şarkısı çalıyoruz.

Parktan sonra Branderburg Kapısı’nın yan tarafında bulunan Holocaust-Mahnmal’a gidiyoruz. Burası II. Dünya Savaşı ve sırasında öldürülen Avrupalı Yahudiler anısına yapılmış bir anıt. 2003 yılında yapımına başlanan bu anıt, 2004 yılında tamamlamış ve II.Dünya Savaşı’nın bitiminin 60. yılı olan 10 Mayıs 2005 yılında açılmış.

Sütunlar arasında gezinerek Gerdamen Markt, Charlottenburg Strasse ve Französischer Strasse sokaklarında dolanıyoruz. Charlottenstrasse 60’ta Berlin’in ünlü çikolatacısı Fassbender&Rausch bulunuyor. Burası 1863’ten bu yana nefis çikolatalar yapan ünlü bir çikolatacı. Işıl’la mağazaya girip, kakao kokusunu içimize çektikten sonra Tumi’nin oturup birşeyler içtiği Moredo’ya gidiyoruz. Moredo’nun hemen karşısında bulunan Französischer Dom’da ise açık havada klasik müzik konseri var. Hafiften müzik sesiyle biralarımızı içiyoruz.

Moredo’dan sonra akşam yemeği için daha önce gittiğim Behrenstrasse’deki İtalyan restaurantı Sagrantino’ya gidiyoruz. Işıl ve Tumi burayı ve yemeklerini çok beğeniyor. Ancak fiyatlarının yüksek olduğunu belirtmeliyim (Sadece 1 şişe su, 1 şişe şarap ve 3 kadeh Presecco 50 EUR tutuyor.) 3 kişi 120 EUR civarı bir hesap ödüyoruz. Kredi kartı da geçerli değil. Akşam B Flat yerine farklı bir mekana gidelim diyoruz. Restauranttaki garsonlardan birine soruyoruz. Bize birkaç alternatif söylüyor. Bunlardan bir tanesi Veteranenstrasse 21’deki Acud. Bu bölgede gerçekten çok ilginç mekanlar var. Acud ise Berlin’de canlı müzik dinleyebileceğiniz en iyi mekanlardan biriymiş. Aynı zamanda sanat galerisi. Ancak biz gittiğimizde maalesef bir program yoktu. Vakit de bir hayli geç olduğu için burdan otelimize dönüp, geceyi noktalıyoruz.

7 Temmuz Cumartesi

Bugünü alışverişe ayırıyoruz. Otelimizin yakın olduğu Kurfürstendamm’da bir yürüyüş yapıyoruz. Bu cadde üzerinde ne ararsanız var. Ünlü KaDeWe alıveşriş merkezi de bu caddenin bitiminde, Tauentzienstrasse 21’de. Alışveriş yapmak isteyenler için ideal bir yer.Yürüyerek KaDeWe’ye gidiyoruz. KaDeWe’ye gitmemizdeki sebep alışveriş değil, üst katındaki ünlü food court aslında. Deli gibi acıkmadığımızdan mı bilmem bir yer beğenemiyoruz. Oysa burda her çeşit yemek bulmak mümkün. Ama niyeyse 3’ümüze de hiç cazip gelmiyor.

Burdan Berlin’in diğer ünlü caddesine Friedrichstrasse’ye geçiyoruz. Birkaç mağazaya uğradıktan sonra( Tumi’nin deyimiyle ben Birkenstock mağazasını aldıktan sonra) öğle yemeği için Alt- Berliner Kneipe Treffpunkt’a (Mittelstrasse 55) gidiyoruz. Burası klasik bir Alman Pub’ı. Alman mutfağını denemek isteyenlere kesinlike tavsiye ederim. Yemeğimizi yerken yağmur bastırıyor. Bu seferki baya sağnak şeklinde. Neyseki içerdeyiz. Gök yarılıp, şimşekler çakarken yemeğimizi afiyetle yiyiyoruz. Yağmur hafifleyince de otelimize dönüp valizlerimizi alıyoruz ve havaalanına doğru yola çıkıyoruz.

Benim için dolu dolu bir Berlin gezisi oluyor. Kim ne derse desin bu şehrin havası bambaşka. Sanırım bundan sonra Berlin’e gitmeye devam edeceğim 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir