BERLIN ÜSTÜ AMSTERDAM

BERLIN ÜSTÜ AMSTERDAM

BERLIN ÜSTÜ AMSTERDAM

Geçen yıl Berlin’e ilk gidişim iş seyahati nedeniyle olmuştu. Fuar başlamadan 2 gün önce gidip, Berlin’in altını üstü getirmiştim. Temmuz’da da Pearl Jam konseri için ikinci kez gitmiş, bu kez Berlin’i tam bir Berliner gibi gezmiştik.

Yine fuar geldi, Berlin’e gitme zamanı… Fuar başlamadan bir gün önce gittiğim için bu kez Berlin’de çok vaktim yok. O nedenle Berlin’e dair daha çok mekan önerileri bulacaksınız bu kez… Sonrasında da 3 günlük Amsterdam macerası gelecek…

Sanki memlekete gelmiş gibi hissediyorum… Avrupa şehirlerinin hepsini görmedim ama Berlin gerçekten ayrı bir yerde benim için… Hani neredeyse 2 yıl kaldığım Londra’nın pabucunu dama atacak.

Şehrin enteresan bir havası var… tam anlatamadığım… Neyse uzatmayayım… Uçaktan inince karlı bir havayla karşı karşıyayım bu kez. Geçen yıl aynı dönemde güneşle karşılayan Berlin, bu kez gerçek yüzünü gösteriyor.

İşte öneriler….


Mauerpark (Berlin’in En Güzel Bit Pazarı)
Eşyaları otele atıp, kar kıyamet demeden daha önce gidemediğim Berlin’in en büyük bit pazarına gidiyorum; Mauerpark (Bernauer strasse 63-64) Bu pazarda yok yok… ikinci el eşyalardan antikalara, tasarım giysilerden takılara kadar birçok şey bulunuyor… özellikle ikinci el eşya ve plak tutkunları için bir cennet. 2 EUR’dan 15 EUR’ya kadar farklı fiyatlarda plaklar bulmanız mümkün. Türkiye’de Müzeyyen Senar’ın ikinci el plağının 300 TL’ye satıldığını düşürseniz, bu pazarda fiyatlar epey uygun. The Police’in albümünü 2 EUR’ya, Leonard Cohen’in albümünü ise 10 EUR’ya alıyorum. Bir de eğer kışın giderseniz, mutlaka sıcak şarap için…

Strabe de 17 Juni’ (Bir Bit Pazarı Daha)
Strabe de 17 Juni Tiergarten’in yanında… Mauerpark’la kıyaslanmayacak kadar küçük. Daha çok antika eşyaların olduğu bir pazar. Vaktiniz olursa buraya da gidebilirsiniz…

Transit (Rosenthaler Platz, 68)
Thai ve Asya restoranı. Gidecek olursanız Crispy crawn, cozy green curry ve forever young’ı tavsiye ederim. Tatlılardan da twin pearls ve creme brule 10 numara. Ufak bir not kredi kartı geçmiyor… Fiyatlar da ortalama…

Burgermeister (Bir Burger Mabedi, Oberbaumstrasse, 8)

Öğle yemeği için methini pek duyduğumuz Burgermeister’a gidiyoruz. Burası ayak üstü atıştırmalık, salaş bir mekan. Ama fanı çok fazla, şehirde en iyi burger mekanı olarak nam salmış. Fiyatlar da çok uygun gerçekten. Ayakta yemekten gocunmam diyorsanız, mutlaka buraya gidin. Bir rivayete göre eskiden tuvaletmiş 🙂 Ayrıca bu civarda oldukça güzel vintage mağazalar var, bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Cafe Gipfeltreffen (Görllitzerstrasse, 68)

Yemek sonrası kahvesi için Cafe Gipfeltreffen’e gidiyoruz. Gerçekten çok keyifli bir yer. Kahvaltı için de kesinlikte tercih edilebilir.

Monsieur Vuong (Alte Schönhauser Strasse, 46)

Yine bir Asya mutfağı… Asıl istasyon Dolares adına bir Meksika restoranıydı aslında ama hiç yer olmadığından tesadüfen bulduğumuz bu Asya restoranına giriyoruz. İlk girişte inanılmaz bir zencefil kokusu bizi karşılıyor… Mekan hoş bir yer olmakla beraber, açıkçası çok Asya mutfağı fanı olmadığım için, iki gün üst üste biraz fazla geliyor. Ama Asya mutfağı sevenler için iyi bir tercih olabilir.

Rotisserie Weingrün (Gertraundensstrasse, 10)

Tesadüfen keşfettiğim şarap evi… Gerçekten yemekler olağanüstü… Servis yavaş, ama yemekler gelince neden yavaş olduğunu anlıyorsunuz. Mutfaktaki iki aşçı sanki yemek yapmıyor, sevişiyor… Yemeğin gelmesi tabi ki yemeğe göre değişmekle birlikte 45 dk. 1 saat arası sürebiliyor. Antrikot, oktopuslu brushetta ve Katalan tatlısı tek kelimeyle muhteşemdi. Şarap olarak da Horcher Silber Cuvée aigner içtik. Fiyatlar tuzlu, ama o yemeklere ve ortama kesinlikle değer…

Cafe Am Neuen See ( Liechtenstein Allee, 2)

Bir başarılı keşif daha 🙂 Tiergarten’in içinde inanılmaz keyifli bir yer. Nehir ve orman manzarasının yanında çıtır çıtır yanan bir şömine… Yemekleri de bir o kadar başarılı… Peperoni, mantar ve biber turşulu pizzası ve kırmızı eti, şarap olarak da Cabernet Savignon fıçı şarabını tavsiye ederim… Tatlı olarak da Almanya’nın geleneksel tatlısı Kaiserschmarm veya Schwarewalder Torte deneyebilirsiniz…Fiyatları da bu ortam ve servise göre gayet makul…

White Trash Fast Food (Schönhauser Allee 6/7)

Berlin’in önde gelen rock barlarından biri…Aynı zamanda restorant.  Pink, Libertines’in solisti/gitaristi Carl Barat ve Motörhead üyesi Lenny Berlin’e geldiklerinde buraya da bir uğruyorlarmış. Aynı zamanda barın arka kısmında isterseniz dövme yaptırabiliyorsunuz. Buraya giderseniz konser öncesi bir cheeseburger götürün derim…

Berlin’deki son akşamımızı böyle kapatıyoruz ve 1 Nisan sabahı Amsterdam’a gitmek üzere hava alanına gidiyoruz. Daha önce Easy Jet’ten 50 EUR aldığımız uçak bileti cebimizde. Valizimi veriyorum ama elimde bir kamera, bir laptop, bir de el çantası var. Zira Easy Jet’i Türk Hava Yolları zannediyorum her halde… Güvenliğe geldiğim sırada görevli kadın beni durdurup, sadece 1 el bagajı diyor. Bu 3 çantanın tek bir el bagajına dönüşme ihtimalinin olmadığını söylüyorum. Ama laf anlatamıyorum. Bankoya geri dönüp, valizimi geri istiyorum, diğer çantaları da içine koymak için ama ona da izin alamıyorum. Sonra mücadele başlıyor… Yarım saat boyunca kamera ve el çantasını, laptop çantasının içine sokmaya çalışıyorum. İşin içinde inat olduğunu da itiraf edeyim. 5 kuruş para vermem o el çantaları için… Bu nedenle kan ter içinde kalıp, yarım saat uğraştıktan sonra nasıl olduysa beceriyorum ve imkansız diye bir şeyin olmadığını tecrübeyle sabitliyorum.

Kadına yüzümde gurur ifadesiyle “Ahanda 1 el çantası” diyor ve geçiyorum.
Amsterdam Macerası Başlar….

İşte özgürlükler şehri… Lalesi, yel değirmenleri bir kenara ben böyle huzurlu şehir görmedim.. Ottan mıdır başka bir şeyden midir bilmem. Ama tezatlar şehri diyebiliriz kendisine… Hani bizim memlekette olsa kim bilir hangi olaylar çıkar… Berlin’den 1 saat süren uçuşla benim tabirimle “zıbıtma” şehrine iniyoruz… İş yerinden arkadaşım İltem’le beraber eşi Erol’u bekliyoruz hava alanında. O da İstanbul’dan geliyor. İstanbul’dan gelen bir arkadaşımız daha var; Nilüfer. O da 3 yıl Amsterdam’da yaşamış. Ayrıldığından beri ilk gelişi. Bir de yine eski ofis arkadaşımız Erhan var. O da Milano’dan gelecek. Ekibe bak, herkes ayrı telden çalıyor 🙂
İltem’in eşiyle hava alanında buluştuktan sonra 3,5 EUR’luk biletimizi alıp, merkeze gidiyoruz. Yine airbnb’den bulduğum eve gidiyoruz. Ev eski bir Amsterdam evi, merkeze çok yakın. Nilüfer’le evin önünde buluşuyoruz, ev sahibinden anahtarımızı alıyoruz. Nilüfer, bizi kahvaltı için Singel 404 diye bir yere götürüyor. Evin çok yakınında. Tipik bir Dutch kahvaltısı yapmak isterseniz kesinlikle tavsiye ederim, hem yemekleri çok güzel hem de fiyatı çok uygun.
Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Van Gogh Müzesi’ne gidiyoruz. Van Gogh Müzesi bir süreliğine Hermitage Müzesi’ne taşınmış. Müzeye giriş 15 EUR. Burada da Erhan’la buluşuyoruz. Ben ve Erhan müzeyi dolaşıyoruz. Şahsen Van Gogh hayranı olduğum bir ressam. Yeteneğinin yanı sıra yaşam öyküsünü de bir o kadar etkileyici bulurum.

(Hermitage Müzesi)
Müzeden sonra Leidseplein’de- ki burası Amsterdam’ın en hareketli bölgesidir- öylesine bir yerde oturup bir şeyler içiyoruz. Sonrasında Nilüfer’le buluşup, Van Puffelen adında bir restorana gidiyoruz. Klasik bir Dutch mekanıymış ve yemekleri gerçekten çok başarılıymış. Ama biz burada biralanıp, akşam yemeği için Tapas restoranını bekliyoruz.
Sonrasında önce akşam yemeği için Amsterdam’ın pek meşhur tapas restoranı Pata Negra’ya (Utrechtsestraat 124) gidiyoruz. Cuma akşamı olması sebebiyle yer bulamıyoruz. Restoran sahibi yine sahibi olduğu Cuba Cigars’ta “bekleyin size haber vereceğim” diyor. Biz de Cuba Cigars’a (Utrechtsestraat,135) geçiyoruz. Burası ufak ama epey kalabalık bir Dutch Pub’ı. İçeride sigara içilebiliyor. Yer açılıncaya kadar burada biralanıyoruz. Sonrasında Pata Negra’ya geçiyoruz. Pata Negra gerçekten salaş olmakla beraber, yemekleriyle 10 numara bir mekan. Fiyatı da gayet makul. Kesinlikle tavsiye ederim…

(Pata Negra’da gülen patates)
Nilüfer sonrasında bizi Bo Cinq diye hoş bir mekana götürüyor. Müzik ve ortam şahane. Ancak 3 saatlik uykuyla ve tüm günün yorgunluğuyla pilim bitiyor ve geceyi noktalıyorum.

Amsterdam’da İkinci Gün

Kahvaltı için bu kez İngiliz kahvaltı mekanı Greenwoods’a gidiyoruz. Pek şirin bir yer ama bir önceki gün gittiğimiz mekan çok daha başarılıydı. İngiliz mutfağını biliyorsanız zaten ne demek istediğimi tahmin ediyorsunuzdur.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra Dam Meydanı’na doğru yürüyoruz. Meydanda tabi ki en ilgi çeken yer Koninklijk Sarayı… Saray’ın hemen arkasında Nieuwe Kerk yani Yeni Kilise bulunuyor. Bu kilisede kraliyet ailesinin düğünleri yapılıyormuş..

Burada Erhan, İltem ve Erol’u bırakıp Nilüfer’le buluşmak üzere Foam Müzesi’ne gidiyorum. Burası bir fotoğraf müzesi. Fotoğrafa olan merakım yüzünden benim için mutlaka gidilmesi gereken yerler arasında… Müzede Rusya’nın ilk renkli fotoğraflarından örnekler yer alıyor. Benim için gerçekten çok enteresan bir sergi olduğunu belirtmeliyim.

Foam’dan çıktıktan sonra ekibin geri kalanı ile buluşmak için Amsterdam’ın en iyi bira mekanı olan Biercafe Arendsnest’e(Herengracht,90) gidiyoruz. Amsterdamlılar bu tür buplara “Brouw Cafe” diyor… Ben böyle geniş bir bira menüsü görmedim… Ne ararsanız var…Adamlar koca bir cilt yapmışlar. İstediğinizi seçiyorsunuz… Ben bi La Trappe-Trappist söylüyorum. Bu arada sadece Amsterdamlıların gittiği bir mekan olduğunu da belirtmeliyim.

Akşam üstü biramızı içtikten sonra yine Amsterdam’ın pek meşhur, bu yüzden de yer bulmakta zorlandığınız bir mekanına gidiyoruz; Loetje (Ruyschstraat,15) . Sabah rezervasyon için aradığımızda en az 6 kişilik gruplar için rezervasyon aldıklarını, yer bulmak istiyorsak en geç 6 gibi gelmemiz gerektiğini söylüyorlar.

Biz biraz gecikiyoruz ama çok değil 6.30’da orada oluyoruz. Size kalabalığı anlatmam mümkün değil, insanlar akın halinde geliyor. Cumartesi akşamı olmasının da tabi etkisi vardır ama meğer burası pek ünlüymüş.. Yarım saate yakın bekledikten sonra masamıza kavuşuyoruz.

Burada kesinlikle Biefstuk ossenhaas yemelisiniz. Tereyağında yavaş yavaş pişmiş biftek. Tek kelimeyle muhteşem.

Yemekten sonra ısrarımla Red Light District’e gidiyoruz. Sokağa girer girmez ot kokusu kaplıyor her yeri… Malum çoğunlukla erkek grupları var. Neredeyse her yerde İngilizler var, sonrasında ikinci çoğunluk Türkler… Tek yataklı küçük odalar ve odaların cam kapılarının önünde hatunlar. Eğer odanın perdesi kapalıysa, bilin ki iş var içeride.. Kadınların büyük kısmı üniversite öğrencisiymiş. Bu arada fotoğraf çekmek yasak, eğer olur da biri görürse başınız ciddi belaya girebilir. Ama benim gibi gizli çekmeyi becerebiliyorsanız ne ala 🙂

Neredeyse her sokağına giriyoruz.. Bu bölgede aynı zamanda “canlı seks şovlar” ve bir de Sex Müzesi var… İlgililerine söyleyeyim…

Red Light Distrtrict’ten sonra Whisky Cafe L&B’ye gidiyoruz (Korte Leidsedwarsstraat, 82-84), Leidseplein’e yürüme mesafesinde…Adından da anlaşılacağı üzerinde burada da fasikül fasikül whisky çeşitleri var. Tipik bir Dutch mekanı.. Atmosferi de çok güzel…

Amsterdam’da Üçüncü ve Son Gün

Evimize pek yakın olan Berenstratte, 19’daki Cafe Nielsen’e gidiyoruz. Yine standart kahvaltımızı ediyoruz ama ısrarla diyorum, burası da ilk gün gittiğimiz yer kadar başarılı çıkmıyor…

Yalnız bu mekanın hemen karşısında “Pancakes Amsterdam” diye bir mekan gözüme ilişiyor. Dükkanın önündeki sıraya göre değerlendirecek olursak epey iyi bir yere benziyor, aklınızda olsun…

Kahvaltımızı yaptıktan sonra tren istasyonuna gidiyoruz…İstikamet yel değirmenlerinin olduğu Zaanse Schans…Amsterdam merkezden trenle 20 dakika uzaklıkta ufak bir kasaba. Pek şirin… Hollanda’nın pek meşhur ve simgesi haline gelmiş yel değirmenlerini görebilirsiniz. Ayrıca burada yine Hollanda’nın meşhur tahta ayakkabılarını yapan bir atölye var. Burada ayakkabıların nasıl yapıldığını görebilirsiniz. Bu ayakkabıların da şöyle bir enteresan hikayesi varmış. Ucu ne kadar sivri ve uzun olursa erkekler eşlerini o kadar seviyor demekmiş.

Burada 1 saat geçirdikten sonra Amsterdam merkeze geri dönüyoruz… Ben Stedelijk Müzesi’ne gidiyorum. Giriş 17 EUR… Bu müze de Van Gogh’un, Cezanne’in, Mondrian’ın eserlerini görebilirsiniz…Ama açıkça söylemek gerekirse müzeyi pek de etkileyici bulmadığımı söylemeliyim…

Dipnot;

– Neredeyse her köşe başı coffeshop. Ne kahve bulunur burada ne alkol. Her çehit cannabis bulabilirsiniz… Turistler tarafından en çok bilineni Bulldog’tur. Ama zıbıtmayın, sorumlu bir insan evladı gibi yapın ne yapacaksanız…

– Gönül isterdi clublara gidelim, bi coşalım taşalım ama kısmet olmadı. Ev olayı bizi pek rahatlattı 🙂

– Üstün ırk diye tabir ettiğimiz, dört dörtlük varlıklar topluluğu. Bi tane de çirkin çıksın içinizden be… Yok çıkmaz! Öyle bi ırk bunlar, gayet sinir bozucu.

– Hepsi anadili gibi İngilizce konuşuyor. Hatta bir garson hem Fransızca hem İngilizce konuşuyordu. Pes dedim.

– Malum sebepten hafta sonu özellikle İngiliz akınına uğruyor Amsterdam. Bize bu kadar yakın olsa, ben de istila ederdim.

Paris yazısında belirtmiştim sonraki durak Barselona diye… Ondan sonraki durak da İrlanda 🙂

hadi eyvallah bana 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir