Paris’e Romantik Diyen Adamı Arıyorum!

Paris’e Romantik Diyen Adamı Arıyorum!

Not: Paris gezisinden önce bir Berlin, Amsterdam gezisi var… Amma henüz yazılamadı kendisi. Dolayısıyla kronolojik olarak sırada bir atlama var… Haberiniz ola!


Bundan bir yıl önce -belki de 2- gitmek istediğim yerlerle ilgili ufak bir liste yayımlamıştım. Bu listenin başında Paris ve Roma geliyordu. Geçen yıl Roma hayalini gerçekleştirdim. Her ne kadar 1 gün kalmış olsam da Roma’ya gerçekten hayran kaldım.


Paris’in hikayesi ise epey enteresandı. Bundan 6 yıl önce Londra’dayken eski erkek arkadaşımla 3 günlük bir Paris kaçamağı yapmayı planlamış ancak Eurostrar’da çıkan yangın sebebiyle Paris gezimiz iptal olmuştu. Her şerde vardır bir hayır diyememiştim o zaman -ki hala “kısmet” ve “hayırlısı” kelimelerine karşı bünyem alerjik reaksiyon gösterir- Sonrasında ise gerek Nice’e gerek Meksika’ya giderken 3 kez Paris Havaalanı’na ayak basmakla yetinmiştim. Bu nedenle bir türlü gidemediğim bu şehri, gerçekten görmek istiyordum.


2012’nin Eylül ayında promosyonlu bilet buldum ve hooop aldım. Yakın çevrem bu konuda ne kadar başarılı olduğumu bilir 🙂 6 ay göz açıp kapayıncaya kadar geçti… 



Bu kez gezide yalnız değilim… Çocukluk arkadaşım Hale’yle beraber gidiyoruz… Cuma akşamı hava alanında buluşuyoruz… Enteresan şekilde heyecanlı değilim.. Genelde pek heyecanlı olurum… 3,5 saat süren uçak yolculuğunun ardından romantik şehir Paris’teyiz -bunu da kim nereden çıkardıysa, ona da ayrı sözüm olacak- Yerel saatle saatlerimiz 22.30’u gösterirken pasaport kontrolündeki kuyruğu görünce şaşırıyoruz önce. Hava alanında neredeyse kimse yokken böyle bir sırayı beklemiyoruz doğrusu. Sıra ilerlemeye başlayınca anlıyoruz ki sadece iki banko açık. Biri Avrupa üyeleri ülkelere bakıyor, diğeri de tüm ülke yolcularına. Herkes sabırla bekliyor. Yarım saatten fazla süren bekleyişimiz sonrasında nihayet geçiyoruz kontrolden. Şehre giden metrolara binmek için önce tren shuttle’a binmeniz gerekiyor. Shuttle’la metro istasyonuna gidiyoruz. Bilet otomatları çalışmıyor. Sadece bir gişe açık. 5 günlük bilet almak istiyoruz. Fiyatı görünce gözlerim yerinden fırlıyor. Tam 57 EUR. Evet yanlış okumadınız. 57 EUR. Evlat acısı gibi, tövbe… Bu fiyata bazı müzelerde indirim, hava alanı gidiş-dönüş ve tüm transfer dahil. Hangi müzelerde indirim olduğunu sorduğumuzda ise tam yanıt alamıyoruz. Görevli, müze girişlerinin dahil olmadığı metro kartını, merkez metrodan alabileceğimizi söylüyor. Biz de bu nedenle tek yön gidiş bileti alıyoruz, bu da 9.50 EUR tutuyor kişi başı. Berlin, Avusturya ile karşılaştırdığınızda neredeyse 2 katı fark var arada. Böylece Paris’in ne kadar pahalı bir şehir olduğunu bu şekilde öğrenmiş oluyoruz.


İstasyonda kimsecikler olmadığı ve in cin top oynadığı için diğer yabancı turistlerle beraber şehre gidecek metro arayışına giriyoruz. Bu hummalı arayışımız, metronun arızalı olduğunu duymamızla acı bir şekilde son buluyor. Yine alternatif yol arayışına sürü psikolojisi halinde giriyoruz ve doğru yolu bir şekilde buluyoruz. Bizleri otobüslere bindiriyorlar, bir yere kadar otobüsle gidiyoruz. Sonrasında da metro istasyonuyla devam ediyoruz. Otobüs bildiğiniz Birleşmiş Milletler gibi. Her telden çalıyor. Bana daha ziyade küçükken gittiğimiz okul gezilerini anımsatıyor. Metro istasyonunda iniyoruz ve konaklayacağımız evin bulunduğu hatta geçiyoruz.


Neyse ki çok zor olmuyor bulmak. Konaklayacağımız evi seyahat öncesinde airbnb.com adlı siteden buluyorum. 3 öğrencinin kaldığı bir evde, oda kiralıyoruz. Her ne kadar haritadan kontrol edip kiralasam da gidince evin ne kadar mükemmel bir yer olduğunu görüp mutlu oluyorum. Konumuna göre fiyatı da gerçekten çok iyi. Kaldığımız ev hemen Notre Dame Katedrali’nin yan sokağı. Metro istasyonuna yürüyerek 5 dakika mesafede, eski bir Fransız apartmanı. Eve ulaşmamız gece 1’i buluyor. Ev ahalisine kısaca merhaba deyip, hemen süzülüyoruz yatağa…


İlk Gün( 30 Mart, Cumartesi)


Hale de benim gibi sabahın köründe kalkanlardan. Sabahın 8’inde dikiliyoruz. Program yoğun. Program yoğun derken 1 hafta boyunca titizlikle uğraşıp, santim santim Paris haritası üzerinde çalışarak çıkardığım programdan bahsediyorum. Hiçbir gezimde böylesine detaylı program yapmadım ben sayın okuyucu.


İlk günün ilk durağı Louvre Müzesi… Eve yakın olması sebebiyle yürüyelim diyoruz. Ama önce karnımızı doyurmamız lazım. Evin hemen arkasındaki  “Patissier en fissure traiteur salon” adlı pastaneden 1 krovasan, 1 sandviç ve 1 şişe su alıyoruz. Toplam 10,50 EUR ödüyoruz. Sonra yola koyuluyoruz. Hava inanılmaz soğuk, ama neyse ki yağmur yağmıyor. Sen nehri kenarında Louvre müzesine doğru yürüyoruz… Yürüyüşümüz yaklaşık 30 dk. sürüyor. Bu arada etrafta her hangi bir yönlendirme işareti olmamasını garipsiyoruz ve tamamen tesadüfi bir şekilde Louvre müzesini buluyoruz.


Ve ilk uzun kuyruğumuzla tanışıyoruz ama sonra aslında bu kuyruğun hiç birşey olmadığını saatler sonra görüyoruz. İçeri giriş kuyruğunu atlattık sonra, bilet kuyruğunu da başarıyla aşıyoruz. Müze girişi 11 EUR. Tabi ki en önemli eserin olduğu yani Mona Lisa’nın olduğu kattan başlıyoruz müzeyi gezmeye. Mona Lisa’nın olduğu salon hınca hınç dolu. Kendisini ancak 3 metre öteden de olsa görebiliyoruz çok şükür. Mona Lisa dışında Da Vinci abimizin birkaç eseri daha var tabi ama Mona Lisa kadar rağbet görmüyor. Da Vinci dışında Millet, Renoir, Pissaro, Boudin, Cezzane gibi üstadların eserleri de bulunuyor.

(Louvre Müzesi)

(Louvre Müzesi)

(Mona Lisa)


Efenim Louvre dedikleri müze gezmekle bitirilecek bir müze değil… Yani illa her bir eseri detaylıca inceleyeceğim derseniz 1 haftada çıkamazsınız. O nedenle özellikle kısa süreliğine Paris’e gidecek olanların müzede görecekleri yerleri iyi planlaması şart. Yoksa o koca müze sizi yutuverir. Hatta internetten bilet almanız çok daha akıllıca olur. Biz içeri girdikten 1 saat sonra dışarıdaki sıra metrelerceydi. Bakınız aşağıdaki foto!



Burada yaklaşık 3 saat geçirdikten sonra -ki bu süreden de anlayacağınız üzere müzeyi ışık hızına yakın bir sürede gezdik- öğle yemeği için müzenin yakınlarındaki Le Fumoir’a gidiyoruz (6, Rue de L’Amiral Colingy). Restorant epey kalabalık, ama neyse ki çok fazla beklemeden oturuyoruz. Menüyü elimize tutuşturmalarıyla, “Yanınıza ekmek peynir alan” diyen arkadaşımı dinlemediğim için kafamı vuracak duvar arıyorum, bulamıyorum! Başlangıçlardan ördek göğsü, tatlılardan ise elmalı pie söylüyorum. Ördek göğsü 11,50 EUR, tatlı ise 8 EUR. Başlangıç olması dolayısıyla da porsiyon epey küçük. Ama hem ördek göğsü hem de elmalı pie gerçekten çok başarılı. Lezzet konusunda hakkını teslim ediyorum.


Burada çok vakit kaybetmeden, hızlıca yemeğimizi yiyip -başlangıç olunca, çok da zor olmuyor hızlı yemek- Muse D’orsay’a gidiyoruz. Musee D’orsay Louvre Müzesi’ne çok yakın, karşılıklı. Amma velakin yukarıdaki fotoğraftan farksız bir sırayla karşı karşıya kalınca hemen bir manevrayla Şanzelize Meyda’nına doğru yürümeye başlıyoruz. Jardin des Tuileries adındaki parkın içinden geçerek bulvar boyunca yürüyoruz. Meşhur bulvarda mağazalar ve kafelerden bol birşey yok. Ha bir de Paskalya tatili dolayısıyla bolca turist.Yürümekten yoruluyoruz. Dinlenmek ve bir fincan kahve içmek için sıradan bir kafede oturuyoruz. Biraz dinlendikten sonra Zafer Takı’na yani Fransızca adıyla Arc de Triomph’a yürüyoruz. Zafer Takı 1806 yılında Napolyon’un emriyle yapılmaya başlanmış, ancak inşaatı 1836 yılında bitebilmiş. Bu anıt çok büyük bir döner kavşağın hemen ortasında olduğu için bir türlü karşıya geçemiyoruz. İtiraf edeyim biraz beceriksiziz. Aslında karşıya geçme isteğimiz ana sebebi gördüğümüz bir törendi. Sonradan öğreniyorum ki bu anıtın altında I.Dünya Savaşı sırasında ölen askerlerin anısına meçhul bir mezar bulunuyormuş. Her akşam saat 18:30’da ölenlerin anısına mezarın üstünde bir alev yakılıyormuş.

(Arc de Triomph)


Buradan sonra bir arkadaşımın önerisi üzerine yemek öncesi içki içmek için Buddha Bar’a gidelim diyoruz. Ancak yürüyecek hal yok. Metro bileti alıp, hangi istasyonda ineceğimizi bulmaya çalışırken yanımıza bir Fransız çocuk yaklaşıyor. Nereye gideceksiniz, yardımcı olayım diyor. Ben de adresi gösteriyorum, beni takip edin diyor ve peşine düşüyoruz Hale’yle. Tabi muhabbet muhabbeti açıyor 5 dakika içerisinde. Bu arada muhabbet sırasında Buddha Bar’ın çok pahalı ve turistik olduğunu söylüyor. İnmemiz gereken durakta kendisine teşekkür ediyor ve vedalaşıyoruz. 


Buddha Bar’ın olduğu 8-12, Rue Boissy d’anglas caddesine çıkınca Fransız arkadaşımızın ne demek istediğini anlıyoruz. Hermes’ler mi yok neler neler var. Hatta ünlü Laudure’nin cafe’si bile var. Bizim Nişantaşı’ndan birkaç tık üst bir muhit nitekim. Her neyse zaten sokak, gideceğimiz yerle ilgili fazlasıyla ipucu verse de illa gideceğiz. Kapısına gelip, menüsüne bakınca birbirimizle hiç konuşmadan sadece bakışıp geri dönüşümüzü unutmayacağım 🙂 Eee ama en azından kapısını görmüş olduk… Merak edenlere söyleyeyim içki fiyatlarının kadehi 17 EUR’dan başlıyor… Ben de para var, huzur var diyorsanız da işte adres yukarıda 🙂 


Buddha Bar’da babayı alınca akşam yemeği için bulduğum mekana yani Chez Marcel’e (7, Rui Stanislas) doğru yola koyuluyoruz. Bulmamız çok da kolay olmuyor. Ancak bulduğumuzda onca yorgunluğun sonrasında büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Artık Paskalya’dan mı yoksa başka bir sebepten mi bilemiyoruz ama restorant kapalı. O soğukta, ayaklarımızda derman kalmamışken, üstelik benim meşhur kan şekerim düşmüşken, restorantın kapalı olması sinirlerimi zıplatıyor. Tam boynu bükük dönüşe geçmişken. Çok şirin bir mekana rastlıyoruz. Ağırlıklı olarak Türk-Arap mutfağı karışımı bir menüsü var. Ancak yemekleri gerçekten çok lezzetli. Sahipleri gerçekten çok tatlı insanlar. Hatta 2 kere Marmaris’e gitmişler. Burası gerçekten çok hoşumuza gidiyor. Bölge olarak turistlerin olmadığı bir bölge, dolayısıyla çok daha keyifli. Kişi başı 20 EUR ödeyip, evin yolunu tutuyoruz.


Evimizin olduğu yerin Notre Dame Katedrali’nin hemen yan tarafında olduğu söylemiştim. Bu bölge St. Mitchel olarak geçiyor ve gece hayatının pek hareketli olduğu bir yer. Aynı zamanda üniversite bölgesi. Meşhur Sorbonne’a pek yakın. Eve gitmeden bi iki tek atalım diyoruz ve Happy Hour diye bir puba giriyoruz. Burası tam bir mahalle pub’ı. Herkes birbirini tanıyor. Muhabbet süper, müzikler de…


14 saattir sokaklarda olmanın verdiği yorgunlukla artık eve gitmemiz gerekiyor. Uzun ve yorucu bir gün oldu… Ertesi gün yine uzun bir program bizi bekler…


İkinci gün (31 Mart, Pazar)


Bir gün önceki gibi mahalle pastanemizden çıkınımızı alıp, yola koyuluyoruz. Bu kez istikamet Montmarte Tepesi ve meşhur La Basilique du Sacré Coeur yani Sacre Coeur Bazilikası. Monmarte Tepesi Paris’in en yüksek tepesi. Bazilika ise Fransa- Prusya Savaşı’nda hayatını kaybeden Fransızlar anısına yapılmış. Notre Dame Katedrali’nden sonra Paris’te en çok ziyaret edilen ikinci yer.

(La Basilique du Sacré Coeur)


Sabahın erken saatleri olmasına rağmen yine çok kalabalık. Kalabalığı görünce epey şaşırsak da kısa zamanda aklımız başımıza geliyor; Birincisi günlerden Pazar, İkincisi ise Paskalya… 🙂


Seve seve sıraya girip bekliyoruz, neyse ki çabuk ilerliyor… Bu arada tepeden tüm Paris’i görüyorsunuz… İçeriye girdiğimizde Pazar ayini devam ediyor. İlk defa kilise korosunda rahibe görüyorum. Bir de konuşma yapanlardan biri kot pantolonlu spor ayakkabılı bir rahibe. Duaları, ilahileri dinledikten sonra Bazilika’nın arka sokaklarına doğru süzülüyoruz. Arka sokaklarda Montmarte’nin  meşhur sokak ressamları var. Paris anısı olsun derseniz ve tabi ki turistik aktiviteleri seviyorsanız, portrenizi ressamlara yaptırabilirsiniz. Zamanında Picasso’dan Dali’ye, Monet’den van Gogh’a kadar birçok ressam Montmarte üzerinde çalışmış. Moulin Rouge’da buraya çok yakın ama biz gitmedik.


Montmarte’den sonra Paris’in en büyük pazarına yani Marché Bastille’e gidiyoruz. Burası Paris’in en büyük pazarlarından bir tanesi. Meyve sebzeden tutun da bin bir çeşit yiyecek takı ve giysi bulmak mümkün. Hatta giderseniz bence bir tabak oyster alıp bi güzel mideye indirin. Tabağını 15 EUR’a satıyorlar. Ben açıkçası bit pazarı delisi bir insan olarak plak veya ikinci el eşya da bulurum diye hayal ediyordum amma ne mümkün… Yine de keyifli bir pazar. Bastille bölgesi Paris’in güzel ve turistlerden uzak bir bölgesi. Hatta Parislilerden aldığım tiyolara göre turistlerden sıtkı sıyrılan Parisliler bu bölgelerde takılmaya başlamışlar.



Bu kadar yiyecek standının içinde dolaşırsan benim de açlıktan kan şekerim düşüverir 🙂 Bi arkadaşımızın tavsiyesi ile pazarın çıkışındaki Leon’a Brüksel midyesi yemeğe gidiyoruz. İtiraf edeyim en sevdiğim şey. Yani önüme onlarca tencere getirseniz, hepsini hiç düşünmeden yiyebilirim. Doyma hissimi kaybettiğim yemeklerden kendisi. Malum pahalı bir şehir olduğunu taa en başta yazmıştım. O nedenle restorantlarda tercihimizi menülerden seçiyoruz. İki alternatif menü sunuyorlar; birinde başlangıç ve ana yemek, diğerinde ise ana yemek ve tatlı oluyor. Biz de Hale ile iki kombinasyonu birleştirip başlangıcı ve tatlıyı paylaşıyoruz, Türk kafası işte 🙂 Burada seçtiğimiz menü kişi 17,90 EUR civarında. Yolunuz buraya düşerse uğramanızı tavsiye ederim işte adres: Léon de Bruxelles, 3 Bd Beaumarchais



Karnımız tok, sırtımız pek, ayaklarımız yorgun… Bizim evin (hemen bizim ev oluverdi) oralara yani 

Ile de la Cite’ye gidiyoruz. Burası Notre Dame Katedrali, Conciergerie (Marie Antoinette’in Fransız 

Devrimi’nden sonra yıllarca hapsedildiği ve idam edildiği hapisane), Palais de la Justice (Adalet Sarayı) ve 

Sainte Chapelle’nin olduğu bir adacık. Sen nehrinin hemen kenarında yer alıyor.


Önce Notre Dame Katedrali’ne gidelim diyoruz ama o sıra ne kardeşim. Sabahki sıradan daha fazla. 

Ama mecbur giriyoruz… Yaklaşık 20 dk sonra içerideyiz. Katredrale giriş ücretsiz. Katedral Meryem Ana’ya 

ithafen yapılan Fransız gotik mimarisinin en güzel örneği. İçeride dilek mumu olarak satılan 

Meryem Ana mumları 5 EUR (yuh!). Kuleye çıkmak isterseniz de 8.5 EUR. Kuleye çıkacak olursanız sadece 

8,5 EUR vermekle kalmıyor, 387 basamağı çıkmayı göze almanız gerekiyor. Bu arada 

kuleye çıkış saatleri var. Mesela biz gittiğimizde kapanmıştı girişler. Ziyaret saatleri 1 Ekim’den

31 Mart’a kadar 10:00- 17:30 saatleri arasında, 1 Nisan- 30 Eylül arasında ise 10:00-18:30 

saatlerinde ziyaret edebiliyorsunuz. Son giriş ise kapanış saatinden 45 dakika önce yapılıyor.

(Notre Dame)

(Tanesi 5 EUR’ya satılan mumlar!)


Buradan çıkıp Adelet Sarayı’nın olduğu yere gidiyoruz. Yine metrelerce sırayla karşı karşıyayız. Sırtımdaki 

fotoğraf makinesi çantası, boynumdaki fotoğraf makinesi ile artık bitmiş vaziyetteyim. 

Bir müddet bekliyoruz. Ancak girebilecek gibi değiliz ve yorgunluktan ölüyoruz.Giriş 8.5 EUR eğer 

hapishaneye de girecekseniz toplam 12.5 EUR ödemeniz gerekiyor. Beklemekten vazgeçip pek meşhur 

Saint Germain bulvarına gitmeye karar veriyoruz. Burada istikamet belli; Cafe de Flore…


Cafe de Flore Paris’in en eski cafe’lerinden bir tanesi… Burayı ünlü yapan tabi ki Jean Paul Sartre, 

Simone de Beauvoir, Albert Camus gibi  düşünürlerin buluşması noktası olması zamanında. Tabi hal böyle 

olunca bir turist akını mevzu bahis bu meşhur kafeye. Benim gitmek isteyiş sebebim çok etkilendiğim 

Jean-Marc Vallée’nin “Cafe de Flore” adlı filmi. Ha film burada çekilmedi o ayrı ama. Ama ismi

nedeniyle bir ziyareti hak ediyor.


Her ne kadar bu kafede bir Parisli bulmanız pek ender rastlanan bir durum olsa da yanımda oturan

bir grup Parisli elimde haritayı görünce laf atıyor. Ben de Eiffel Kulesi’ne gitmek için hangi metro 

istasyonunun daha doğru olacağını bulmaya çalıştığımı söylüyorum. Yanımdaki adam da Trocadéro

istasyonunda inmemiz gerektiğini ve manzaranın muhteşem olduğunu söylüyor. Bize de onu dinlemek düşüyor… 

Gerçekten istasyondan çıktıktan sonra bütün ihtişamıyla karşımıza çıkıveriyor Eiffel.



Çok kalabalık dememe gerek var mı bilmem… Bence yok artık… Nereye gitsek önce lütfen metrelerce bir 

kuyruk hayal edin, ben de bir kelime eksik yazmış olayım böylece…Millet türlü türlü fotoğraflar çektirirken 

biz de çektirmezsek ayıp olur. Tam fotoğraf çektireceğimiz sırada yanıma iki Afrikalı çocuk geliyor. 

Benimle fotoğraf çektirmek istiyorlar. Gerçekten bir gezimde böyle enteresan tip çıkmasın,

bileklerimi keseceğim. Önce bir kıllanıyorum tabi. Sonra kollarını omzuma atıp, sanki kırk yıllık

ahbapmışız gibi fotoğraf çektiriyoruz. Artık yarın öbür gün internette farklı bir şekilde görürsem

o fotoları şaşırmam 🙂



Kuleye doğru yürüyoruz. Amaç kulenin tepesine çıkmak aslında. Rutin turist aktivitelerinden biri. Kuleye 

gelince ne görüyoruz??? Evet bahsetmeyeceğim demiştim artık 🙂 Kulenin en tepesine kadar çıkmanın bedeli 

14 EUR+ 1 saat kuyrukta beklediğinizi düşünürseniz hemen oradan uzaklaşın derim. Çıkmayın, o da eksik 

kalsın. Hem Montmarte Tepesi’nden bir güzel Paris’i görüyorsunuz. Bu arada sonradan bir arkadaşımın 

mesajıyla öğreniyorum ki o gün bomba ihbarı yapılmış ve yaklaşık 1500 kişi tahliye edilmiş. Şans 🙂


Champ de Mars’a doğru yürüyoruz. Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Saatler 1 saat ileri alındığından hava hala 

aydınlık. Ama biz Eiffel’i bir de akşam görmek istediğimizden, o soğukta sabırla bekliyoruz. Ve işte 

karanlık çöküyor, Eiffel’in ışıkları yanıyor. Kesinlikle gündüz ki halinden çok daha etkileyici 

olduğunu söylemeliyim. 



Akşam yemeği için daha önceden bulmuş olduğum Paris’in esnaf lokantası olarak alınan Chartier’e 

gidiyoruz. Saat 9:30 dışarıdaki kuyruk öyle böyle değil ve içerisi ağzına kadar dolu. Hani 

bekleyelim desek gece 11’de ancak içeriye girebiliriz. Bu kadar bekleyecek ne hal var ne de mide. 

Hemen listemizdeki bir diğer yere geçiyoruz.


Pizza Rossi’ye gidiyoruz. Mekan Chartier’e yakın. O yüzden gitmemiz kolay oluyor. Ancak ıssız bir sokağa 

giriyoruz. 2 hayat kadını iş bekliyor, bize de laf atmayı ihmal etmiyorlar. Pizza Rossi tam da bu sokakta işte, 

bir de üstüne kapalı.Yorgunluk ve üstüne açlık olunca, sinirler yavaş yavaş gerilmeye başlıyor haliyle… 

En iyisi evin olduğu yerde bir yer bulup, karnımızı doyurmak diyoruz ve kaldığımızın evin hemen arka 

sokağında Latin St. Jaques diye bir mekana giriyoruz.


Saat 10:30. Yemek siparişi vermeye halimiz yok. Neyse menopoza girmiş ya da girmek üzere olan bir teyze 

siparişlerimizi alıyor. Arkadaş, sipariş mi alıyor yoksa dayak mı atıyor belli değil. Sanki “Kardeşim

saatin kaçı olmuş size yemeğe geliyorsunuz ” der gibi daha çok. Servisi

de bir o kadar rezalet. Hayır zaten kan şekerim düşmüş, dalacak yer arıyorum, teyze de üstüne tuz biber. 

Bu arada genel olarak neredeyse gittiğimiz tüm restoranlarda garsonların tavrının bu olduğunu söylemeliyim.


Keyfimiz kaçmış halde eve dönüyoruz. Evde kalan kızlardan bir tanesiyle karşılaşıyoruz ve

muhabbet başlıyor. Muhabbete tabi ki yemek sırasındaki muameleyle başlıyorum. Parislilerin

ne kadar kaba ve saygısız olduklarını söylüyorum.Neyse ki Kostarikalıymış ve o da aynı dertten 

muzdaripmiş. Gerçekten turistlere karşı alerjileri var adamların. Olay sadece İngilizce değil anlayacağınız. 

Gece 1’e kadar muhabbet sonra herkes yataklara süzülüyor. 


Üçüncü Gün (1 Nisan, Pazartesi)


Yine erken başlıyor gün. Bu kez istikamet Edit Piaf, Jim Morrison, 
Chopin, Balzac, Yılmaz Güney, 

Ahmet Kaya, La Fontaine, Oscar Wilde gibi pek çok değerli sanatçının mezarının bulunduğu

Cimetiere du Pere-Lachaise.Epey büyük bir mezarlık. Girişteki krokiden ziyaret etmek

istediğiniz kişilerin mezarların yerlerine bakabiliyorsunuz. Önce Chopin ardından Jim Morrison’in

mezarını buluyoruz. Ancak Edit Piaf’ın mezarını bulmak için epey bir zaman harcıyoruz. 

Çünkü ben mezar numaralarını yanlış yazıyorum. Hale çok yorulduğu için 

daha fazla ısrar edemiyorum. O nedenle diğer isimlerin mezarlarını ziyaret edemeden çıkıyoruz.


Mezarlıktan çıktıktan sonra Luksemburg Bahçeleri’nin olduğu yere gidiyoruz. Bu arada Luksemburg 

Müzesi’nde Temmuz’a kadar devam eden Chagal sergisi var. Chagal hayranıysanız bu sergiye gidebilirsiniz.



Hava güneşli ama epey soğuk. Ama güneş gören herkes yüzünü güneşe dönüp güneşleniyor. Kısa bir 

yürüyüşün ardından, parkın içinde bir kafeye oturup kahve içiyoruz. Burada biraz dinlendikten sonra 

Cardinal Lemoine’a doğru yürüyoruz. Burası Latin Quarter bölgesinde. Panthéon’un olduğu yer. Panthéon 

her ne kadar zamanında kilise olarak yapıldıysa da devrimden sonra anıt mezar olarak kullanılmaya başlanmış.  Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, Victor Hugo, Emile Zola, Alexandre Dumas gibi pek çok önemli ismin anıt mezarı burada bulunuyor. Giriş ücreti ise 7 EUR. Biz girmedik, ama meraklıları için ilginç bir yer olabilir. Özellikle manzarasının pek güzel olduğu söyleniyor.


Buradan sonra Latin Quarter Bölgesi’ndeki sokaklara dalıyoruz ve Saint Germain Bulvarı’nı boylu boyunca yürüyoruz. Bu arada her ne kadar günlerden Pazartesi olsa da çoğu yer Paskalya tatilinden dolayı kapalı. Bulvar üzerinde bulduğumuz kilo shoplardan birine giriyoruz. Burada ikinci el kıyafetleri kilosu 20 veya 30 EUR’ya alabiliyorsunuz.


Uzun yürüyüşümüzü tamamladıktan sonra bir gece önce kapısındaki kuyruktan içeriye giremediğimiz Chartier’e gidiyoruz. Sonunda yarabbiiiim! Beklemeden yer buluyoruz. Mutluyuz, gururluyuz. Yine aksi bir garsonla karşı karşıyayız efenim. Menü Fransızca, iki gram İngilizce konuşuyor, konuşmuyor belli değil. Menü bize, bize menüye bakarken, yanımızdaki Fransız bir çift çaresizliğimizi anlayıp, yardımcı oluyor. Her yemeği az buçuk İngilizceleriyle anlatıyorlar, sağolsunlar…


Başlangıç olarak salyangoz söylüyorum. İlk denemem olacak. Ana yemek olarak pot au feu menagere(sebzelerle haşlanmış et), tatlı olarak da baba chou taart(elmalı dondurmalı tart) söylüyorum. 



Sonra bu esnaf lokantasında yanımıza iki Türk çocuk oturuyor. Türk olduğumuzu anlamaları çok da uzun sürmüyor ve karşılıklı “Afiyet olsun” diyoruz. A
ma belli onlar da merak ediyorlar bizi, biz de onları. Yemeklerimiz geldiğinde sohbete de başlıyoruz.


Bir yıl önce Paris’e taşınmışlar. Biri bir bankada çalışıyor, diğeri de Fransızca öğreniyor… Muhabbetimizin devamında bize gitmemiz gereken yerlerin bir listesini yapıyorlar. Güzel tiyolar da veriyorlar. Yemeğimizin sonunda yollar ayrılıyor. Elimizde notlarla gezimize devam ediyoruz… Önce Chartier’in yakınındaki pasajlara giriyoruz; “Passage Verdeau”, “Passage Jouffroy”, “Passage Panoramas”. Bizim Aznavur veya Atlas Pasajları gibi. Ancak tatil olduğundan birçok dükkan kapalı. Bu pasajlarda güzel sanat galerinin de olduğunu belirtmeliyim.


Pasajları dolaştıktan sonra Monmarte Bulvarı’nda Opera Binası’na yani Opera Garnier’e kadar yürüyoruz. Opera Binası’ı III. Napolyon’un 1858 yılından düzenlenen suikastta yara almadan kurtulması şerefine yapılmış. Binanın önünde sürekli konserler veya şovlar oluyor. Opera binasına girmeyip, binanın önündeki mini konseri izliyoruz. Burada bir konser yakalarsanız şayet kaçırmamanızı tavsiye ederim. 


Opera Binası’ndan sonra meşhur La Fayette’e gidiyoruz. Asıl amaç elbet alışveriş değil, 1912 yılında inşa edilen meşhur cam ve çelik kubbeyi görmek. Gerçekten olağanüstü. Biraz mağazanın içinde dolandıktan sonra St. Paul tarafına geçiyoruz. Birçok kafede ve barda 18:00-20:00 veya 19:00-21:00 arası Happy Hour ve belirli içki ve kahveler %50 indirimli. St. Paul bölgesi daha çok Parislilerin olduğu bölge. Turistik neredeyse yok denecek kadar. Rivoli Caddesi üzerinde güzel dükkanlar ve kafeler var. Biz La Favorite diye bir kafeye gidiyoruz. Tipik bir Paris kafesi. Dışarıyla dizilmiş sandalyelerinde oturup, içkinizi içip, geleni geçeni seyrediyorsunuz.


La Favorite’te soluklandıktan sonra Chartier’de tanıştığımız çocukların (isimlerini hatırlamadığım için çocuk dediğimin farkındasınız sanırım) önerisiyle Pizza Enio’ya (43, Rue St. Denis) gidiyoruz. Chatelet Les Halles civarı oldukça hareketli ve güzel. Çoğunlukla İtalyan restorantları var. Açıkçası daha iyi pizza yemiştim, o nedenle yemekleri muhteşem diyemeyeceğim. Yemek sonrası biraz da benim zorumla Pop-in diye bir mekana gidiyoruz. Daha önceki araştırmalarıma göre bir abla Leonard Cohen şarkıları söyleyecekmiş. Mekan oldukça salaş hatta grunge bir tarzı var. Ancak abla Leonard Cohen şarkılarını katlediyor. Hallelujah şarkısını bir söyleyişi vardı ablanın inanın zor dayandım o da üstad Leonard Cohen’in hatrına. Nasıl koşarak çıktığımızı hatırlamıyorum bile siz düşünün…


Hal böyle olunca gecemizi burada mecburen noktalıyoruz. 


4 gün (2 Nisan, Salı)


Uçağımız saat 14:55’te. Öğlene kadar vaktimiz var bu yüzden pek görmek istediğimiz Muse de D’orsay’a gidiyoruz. Müze saat 09:30’da açılıyor. Biz 10 gibi orada oluyoruz. Arkadaş, yine sıra! Lanet olsun bu sıralara! Ömrümüzü yedi, bitirdi. Yarım saat o sırada bekledikten sonra, nihayet içerideyiz…Neyse ki valizleri yanımıza almışız… Muse D’orsay da Monet’den Cezanne’e, Van Gogh’tan Millet’ye kadar birçok sanatçının en güzide eserleri yer alıyor. Derseniz ki Louvre Müzesi mi D’orsay mı diye? Kesinlikle D’orsay derim. Gerçekten muazzam bir müze… hem eserleri itibariyle hem de mekan olarak. 1,5 saate sıkıştırılmış tur elbette yeterli değildi. Çünkü her biri başyapıt olan eserlerin önünde şöyle gönlünüzce bir 10 dakika geçirmek istiyorsunuz. Ama neyse ki 1,5 saatte tüm katları ve eserleri görme şansımız oldu. 4 günlük gezinin en muhteşem kısmı da bence D’orsay oldu.


Gezimizi bitirdikten sonra trene atlayıp, hava alanınına doğru gidiyoruz ve Paris’e veda ediyoruz


Kıssadan Hisse;


– Paris’e neden romantik şehir dediklerini anlamadım. Arkadaş, sevdiğin kadın/adam yanındaysa sana her yer romantik! Böyle klişeleri yemeyin, yedirmeyin!

– Paris’lilerin hatta genel olarak Fransızların İngilizce’ye olan alerjisini bilmeyen yok şu dünya üzerinde. Ama o Parislilerin kabalıkları bence hepsinin üstünde.

– Neymiş Paris’e tüm hristiyan aleminin tatil olduğu bir zamanda gitmeyecekmişsin. Tamam biz de turistiz ama ne demişler; “Misafir misafiri istemez, ev sahibi ikisini de”. Gerçekten ben turistleri seviyorum, Parisliler de turistleri sevmiyor.

– En güzeli kaldığınız süreye göre toplu bir bilet almak. Yoksa epey pahalıya patlıyor!

– Parislilerle ilgili yorumlarım sadece bir kaç kişiyle edindiğim tecrübeye dayalıdır. Yoksa mutlaka kibar Parisli vardır. Bize denk gelmedi.

– Son olarak Paris’e bir çift lafım var; Seni hiç sevmedim süt oğlan!


Bir sonraki durak Barselona olacak. O vakte kadar sağlıcakla kalınız 🙂
















Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir