YERYÜZÜNDEKI NEVERLAND: İRLANDA

YERYÜZÜNDEKI NEVERLAND: İRLANDA

YERYÜZÜNDEKI NEVERLAND: İRLANDA

Her zaman merak edilen, gidilmese de doğasının ve insanlarının güzelliği bir efsane gibi dilden dile dolaşan yer yüzündeki Neverland… Bu kez İrlanda’dayım.. Bir hayal miydi gitmek için yanıp tutuşulan, yoksa dilden dile dolaşan o efsane miydi beni çeken? Neden İrlanda’ya gittin diye soranlara çok da verilecek derin bir cevabım yok aslında…Hatta cevabım Türk Hava Yolları’nın 31 Aralık 2012 tarihi itibariyle 20 bin milimin yanacağına ilişkin attığı mesajdan sonra, 20 bin mile gidilecek bir tek İrlanda’yı bulmam kadar basit…

Gitmeden önce neredeyse vazgeçtiğim, her fırsatta lanet ettiğim, hatta ve hatta küfür ettiğim bir yer olmuştu bile çoktan İrlanda… 1 ay süren vize süreci ve hemen arkasından arkadaşımın vizesinin yetişmemesi bunda epey etkili oldu aslında… O yüzden siz siz olun Kuzey İrlanda’ya gidecekseniz en az 1 ay önceden başvurunuzu yapın.

Seyahat ve organizasyon manyağı bir şahıs olarak en ufak bir heyecan kıpırtısı bile yok… İşte bu yüzden 1 haftalık tatilin sadece 3 gününü organize ediyor, geri kalan 4 günde ise meçhule doğru yolculuğa çıkıyorum…
Dublin’de kafamı sokacak bir yer bulduktan sonra hava durumuna bakıldı ilk iş. Klasik! kapalı ve yağmurlu. Bende de şans olsa zaten. En kalın montumu alıyorum, bir de sırt çantası… Ve Neverland’da varıyorum… Havaalanına indiğimde beklendiği gibi kapalı hava karşılıyor beni ama yağmur yok, çok şükür! Çünkü şemsiyem yok. Şemsiye taşımayı sevmem, çünkü hep kaybederim…

Dublin’de ilk gün

Airbnb’den bulduğum evin sahibinin verdiği tarife göre 16 numaralı otobüse biniyorum. Otobüse binmek için bozuk para ya da durakta bulunan makineden bilet almak gerekiyor. Dublin’de diğer Avrupa ülkelerinde alıştığımız gelişmiş metro ağını veya tren alternatiflerini bulamıyorsunuz. Ağırlıklı olarak otobüs ile ulaşım sağlanıyor. Otobüs bilet fiyatı 1,6 EUR. 1 saate yakın süren otobüs yolcuğunun ardından otobüs şoförünün yardımıyla inmem gereken durakta iniyorum. Ev sahibim Conor karşılıyor beni. Tatlı bir adam, fotoğrafçı ve yönetmen. Biraz sohbet ettikten sonra, Conor beni arabasıyla şehir merkezine bırakıyor. Karnım aç. Karşıma ilk çıkan Bobo’s Burger’da yemek yedikten sonra çok da nereye gittiğimi bilmeden yürüyorum. Meşhur Trinity College karşıma çıkıyor, sanki planlanmış gibi, sanki biliyormuşum gibi. Girişte 2 tane öğrenci karşılıyor insanları. Öğrencilerin rehberliğinde yapılan turlar, Book of Kells’in olduğu -Book of Columba diye de bilinmektedir kendisi- Old Library’e giriş dahil 10 EUR. Eğer tura katılmaz, sadece Old Library’e gitmek isterseniz de kütüphane girişi 9 EUR. O nedenle eğer İngilizce biliyorsanız öğrencilerin eşliğinde yapılan turlara katılmak en mantıklısı ve tabi ki en uygun olanı.

(Trinity College)

Gelelim mezunları arasında Isaac Newton, Francis Bacon, Bertrand Rusell, Oscar Wilde, Samuel Beckett, Jonathan Swift gibi çok baba isimlerin yer aldığı Trinity College’a… Trinity College Cambridge Üniversitesi’ne bağlı 31 kolejden biri. Kolej, I. Elizabeth döneminde 1592 yılında Tudor monarşisinin İrlanda’da hüküm sürmesini sağlamak için kurulmuş. Okul, 1873’e kadar sadece Protestanları kabul ediyormuş. Kolejin en kıymetli bölümü ise 1712-1732 yılları arasında inşa edilen İrlanda’nın en büyük kütüphanesi olan Old Library (Eski Kütüphane). Old Library, Avrupa’nın en büyük kütüphane odası “Long Room (Uzun Oda)” ve Book of Kells sergisiyle pek önemli bir yer.

Kütüphaneye ilk girişinizde sizi “Book of Kells” sergisi karşılıyor. İsa’dan sonra 800 yıllarında Kelt rahipleri tarafından yazılmış. Kitap 4 cilten oluşuyor, ancak sadece 2 cildi müzede gösteriliyor. El yazmasının tamamı ise kütüphanenin Digital Collections (http://digitalcollections.tcd.ie/home/#searchresults) portalinden görülebiliyor. Kitaptaki süslemeler, geleneksel hristiyan ikonografisi ile insular sanatını (Insular sanat için bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Insular_art) en görkemli haliyle birleştiriyor. Sayfalarda resmedilen insan, hayvan ve mitolojik figürler ve bu figürlerin renklendirilmesi gerçekten muhteşem. Farklı ülkelerden getirilen maddelerle renklendirilen kitap, bu çağda yapılmış kadar canlı ve kusursuz. Böylesine değerli bir kitap için ayrılan sergi alanının darlığı şaşırtsa da kitabı bunca yıl ilk günkü haliyle korumuş olmalarına saygı duyuyorum.

“Books of Kells” sergisinden “Long Room”a geçiyorum. “Long Room”, 1712-1732 yıllarında inşa edilmiş, ana odası 65 metre uzunluğunda, içinde 200 bin kitap bulunan devasa ve bir o kadar etkileyici bir oda. 1850’lerden sonra Britanya ve İrlanda’da basılan her kitabın bir kopyasının bu kütüphanede bulunması sebebiyle “Long Room”da kitapları koyacak yer kalmayınca, 1860’larda odanın çatısı büyütülmüş ve bugünkü haline getirilmiş. Odada eski kitaplarla birlikte bir de oda boyunca sıralanmış Frances Bacon, Aristo, William Shakespeare gibi birçok ünlü filozof ve yazarın büstleri yer alıyor. Yüzyıllık kitapların kokusu, “Long Room”un ihtişamı gerçekten insanın başını döndüren türden… Gezerken burada günlerimi, haftalarımı hatta aylarımı geçirebilirmiş gibi hissediyorum. Bu odaya ayak basmış, kitapları yazmış, büstleri yapmış tüm ruhların ve geçen zamanın kokusunu içime çekip kütüphaneden ayrılıyorum.

(Long Room)
(Long Room)

Tam da bu sırada gayda eşliğinde bir gelin ve damat kolejin içindeki kiliseden çıkıyor. Ortam bi anda film stüdyosuna dönüyor. Düğün eşrafının etrafını turistler olarak hemen çevreliyiveriyoruz. Ee ben İskoçya’da bile böyle bir seremoni görmemişim, kaçırır mıyım. Turistlerin fotoğraf makinelerinden patlayan flaşlarla ufak bir şaşkınlık yaşayan düğün ahalisi, Hollywood yıldızlarına özenip kalabalığa poz vermeye başlıyor 🙂

Düğün seremonisini izledikten sonra kolejin hemen karşısındaki mağazaların bulunduğuGrafton Street‘e gidiyorum. Maksat tabi ki alışveriş değil, ama her gittiğim yerden deli gibi alışveriş yaparım diyenler için de en doğru adres. Bu caddeyi dümdüz gittiğiniz zaman Dublin’in en büyük parklarından biri olan St.Stephen’s Green Parkı’na çıkıyorsunuz. Aynı isimle bir de alışveriş merkezi var.

Tabi yeşile hasret biz İstanbullular için işte böyle parklar bir nevi meditasyon görevi görüyor bünyede. Ülkede nadiren görülen güneş yüzünü gösteriyor… Güneş ve yeşil anında hipnotize ediyor ve bünyede ne stres kalıyor ne elektrik. Bir dinginlik ve huzur hali. Yürüyüş yapıp fotoğraf çekerken, kolejdeki kilisede nikahlarına şahit olduğum çift giriyor parka fotoğrafçılarıyla… Hemen arkasından başka bir çift daha… Ortam bir anda Fenerbahçe Parkı’na dönüyor…

(St.Stephen’s Green Park)

Parktan çıkıp Merrion Square Park‘a doğru gidiyorum. Parka giderken Merrion Row caddesi üzerinde aynı zamanda National Gallery, National Library, National Museum bulunuyor. Ancak ben buralara gitmek yerine şehri yürüyerek keşfetmeyi tercih ediyorum. Oscar Wilde’in çocukluğunun geçtiği eve gidiyorum. Ancak bu ev 1994 yılında American College’a tahsis edilmiş. O nedenle giremiyorum. Merrion Square Park’a girip, yürüdükten sonra Oscar Wilde’in anısına yapılmış heykelini görüyorum.

(Merrison Square Mark- Oliver Stone)

Oscar Wilde’in doğduğu evi bulmak için parkan ayrılıyorum. Sokakta haritamla yürüyüp, Oliver Stone’ın evine nasıl gitsem diye düşünürken 60’larında bir çift yanıma yaklaşıyor ve nereye aradığımı soruyor. Bu çiftin İrlanda seyahatinin seyrini değiştireceği aklımın ucundan bile geçmiyor.

Birlikte yürürken adını sohbet sırasında öğrendiğim Mary, kuaföre gitmek üzere yanımızdan ayrılırken, partneri David beni eve kadar götürüyor. Eve giriş olmadığı için David, James Joyce’in pek meşhur kitabı Ulyses’da geçen Lincoln Caddesindeki eczaneSweny‘i gösteriyor. Ancak o da kapalı olduğu için David’le Liffey nehrine doğru yürüyoruz ve sohbet ediyoruz. Dublin’in bu bölümünde Jeanie Johnston Famine Ship‘i, Dockers Statue, Samuel Becket köprüsünü ve Great Famine Memorial‘ı görebilirsiniz.

(Dockers Statue)
(Great Famine Memorial)

Sohbetimiz sırasında David ilk kez tek başına seyahat eden bir Türk kadınla tanıştığını ve çok cesur olduğumu söylüyor. Ona geri kalan planlardan kısaca bahsederken ertesi gün Howth’a gideceğimi söylüyorum. Sonra birbirimize telefonlarımızı ve e-posta adreslerimi verip ayrılıyoruz. Klasik iletişim bilgisi paylaşımından başka bir şey değil benim için…

David’le ayrıldıktan sonra Dublin’in en meşhur publarından biri olan ve St.Stephen’s Green Parkı’na çok yakın 15, Merrion Row’daki Odonoghue’s Pub‘a gidiyorum ve tabi ki Guinness söylüyorum. Bir de canlı geleneksel İrlanda müziği çalan bir grubun müzikleriyle de tüm günün yorgunluğunu atıyorum…

Sonrasında 2 İrlandalı adamla sohbete başlıyoruz. İstanbul’dan geldiğimi öğrenince pek seviniyorlar ve 2 hafta önce İstanbul’da olduklarını söylüyorlar. Ancak sohbet sırasında anlıyorum ki bu iki arkadaş Galata Köprüsü’nü Boğaziçi Köprüsü niyetine geçmiş, Taksim’e de Anadolu Yakası niyetine gitmiş. Tabi benim aslında o köprünün Boğaziçi Köprüsü olmadığını ve Taksim’in Avrupa yakasında olduğunu açıklamamla sayemde büyük bir aydınlanma yaşıyorlar 🙂

Bu keyifli sohbet sonrası Linkedin’de çalışan ve tanımadığım Genco ile akşam yemeği için buluşuyoruz. Genco ile bizim şirketin İK ekibi sayesinde tanışıyorum. İrlanda’ya tek başıma gideceğimi öğrenen Funda, beni Genco’ya emanet ediyor orada. Dürüst olmak gerekirse, benim için 1 akşam buluşacağım bir kişi nihayetinde, ama pek de öyle olmuyor…

Genco ve Linkedin’de çalışan diğer iki arkadaşı ile birlikte akşam yemeği için Dunne and Crenscenzi ( 16, Said Fhreidric Theas) diye çok hoş bir İtalyan restoranına gidiyoruz. Fıstıklı, karidesli makarna yiyiyorum, yanında kırmızı şarap. Ortalama 20 EUR ödüyorum. Çok yorgun olduğumdan Genco ve arkadaşlarına veda edip eve dönüyorum…

Dublin’de İkinci Gün

Ertesi sabah uyandığımda Mary’nin mailini görüyorum ve gerçekten çok şaşırıyorum. Mary, Howth’a beni götürmekten ve beraber gezmekten keyif alacaklarını söylüyor ve mailini alır almaz eğer onlarla program yapmak istersem aramı söylüyor. Ben de hemen arayıp öğlen gibi gelebileceğimi söylüyorum ve Malahide tren istasyonunda buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Pazar günü olması sebebiyle önce St.Patrick’s Church‘e sonra da Christ Church‘e gidiyorum. St.Patrick’s Church 1191 yılında inşaa edilmiş. İrlanda’nın ulusal kilisesi ve aynı zamanda en büyük kilisesi. Giriş 5.5 EUR. Gulliver’in Gezileri’ni yazan İrlandalı yazar Jonathan Swift’in ve gizli eşi Esther Johnson’ın mezarı da burada.

(St.Patrick’s Church)
Buradan yürüyerek Christ Church’e gidiyorum. Kilise 1028 yılında yapılmış. İçeride Pazar ayini olduğu için ziyaretçiler içeri giremiyor, ancak peder bir tek benim içeriye girmeme izin veriyor. Pazar ayinin izledikten sonra “Old City Walls” ve “Dublin Kalesi”ni görüyorum. Christ Church’un bulunduğu bölge, daha önce Viking ve Ortaçağ zamanında şehrin merkeziymiş. Viking ve Ortaçağ zamanlarındaki Dublin’i yaşamak, tarihini öğrenmek isterseniz kilisenin hemen yanında Dublinia diye bir müze bulunuyor. Giriş 7.5 EUR. Fazla turistik olduğu için buraya gitmek yerine sabah kahvaltımı yapmak üzere Queen of Tarts‘a gidiyorum (Cows Lane, Dame Street). Kahvaltımı yaptıktan sonra Mary ve David’le buluşmak üzere trenle Malahide’a gidiyorum. Sanki 40 yıllık ahbapmışız gibi beni karşılamaları beni çok şaşırtıyor. Gösterdikleri samimiyet, üzerimde tuhaf bir gerginlik yaratmıyor değil. Arabayla Howth‘a geçiyoruz. Dublin’e yarım saat mesafedeki bu ufak balıkçı kasabası gerçekten çok şirin. Mary ve David, Dublin koyunda muhteşem manzaraya karşı uzun bir yürüyüş yapacağımızı söylüyor. Yürüyüş konusunda epey iddialı olan ben bu teklife pek bir sevinsem de 10 dakikada 60 yaşlarındaki insanların arkasında dilim çıkmış vaziyette havlu atıyorum. O kadar hızlı yürüyorlar ki sürekli beni beklemek zorunda kalıyorlar. Yürüdükçe manzara çok daha güzelleşiyor. İrlanda’nın o doğal güzelliğini işte şimdi görmeye başlıyorum. Bulutlar yine dağılmaya başlıyor. Manzaranın güzelliği karşında ağzım açık bir şekilde etrafa bakındıkça David ve Mary’nin yüzlerindeki o gurur ve mutluluğunu görebiliyorum…

(Howth)
(Howth)
(Mary ve David)

Aslında benim Howth’a gitme amacım pek meşhur deniz restoranı Aqua’ya gitmek ancak David’in çok vakti olmadığı için Dublin şehir merkezini karşı koydan gördükten sonra kahve içmek için dönüşe geçiyoruz. Food &Fayre adlı bir mekanda ben bir İrlanda tatlısı olan “scone” söylüyorum. Yemekten sonra beni tekrar tren istasyonuna bırakıyor David, bir daha görüşemeyeceğimiz için vedalaşıyoruz.

Tren istasyonu meşhur eczane Sweny’e çok yakın olduğu için hemen oraya gidiyorum. Şansıma açık. Amacım içeriye girip meşhur sabunlarından almak. İsmini sonradan öğrendiğim PJ. Murphy, beni hemen dükkandaki diğer insanlarla tanıştırıp, istersem James Joyce okumasına katılabileceğimi söylüyor. Paris’ten, İsviçre’den, Kanada’dan ve Amerika’dan gelen diğer insanlarla tanıştıktan sonra Joyce’ın ünlü romanı Finnegans Wake’in 8. bölümünü okuyoruz. Tabi okumak hiç de sandığınız gibi kolay olmuyor 🙂 Dilerseniz farklı günlerde farklı dillerdeki kitap okumalarına katılabilirsiniz. Bu arada Sweny artık bir eczane olarak çalışmadığı için, bu kitap okumalarıyla ayakta durmaya çalışıyor. O nedenle kitap okumalarına katılacak olursanız şayet, ufak bir bağışta bulunmanız çok güzel olur…

(Sweny)

Kitap okuması bittikten sonra grupla birlikte eczanenin hemen karşı çaprazındaki Lincoln’s Inn diye bir pub’a gidiyoruz. Uzun ve keyifli sohbetten sonra Genco ile buluşmak üzere kaldığım evin yakınındaki Bernard Shaw Pub‘a (11-12 Richmond St.) gidiyorum. Burası Dublin’in entel dantel kesiminin takıldığı Portobello bölgesinde. Gerçekten çok popüler bir mekan. Özellikle bahçesi ve muhteşem grafitilerle süslü duvarlarıyla on numara mekan. Burada Smithwicks bira içmenizi ve pizza yemenizi tavsiye ederim. Özellikle pizzası çok başarılı. Fiyatlar da gayet makul.

(Bernard Shaw Pub)
(Bernard Shaw Pub)

Dublin’de üçüncü gün

Sabah güneşli bir güne uyanıyorum yine. Mevzu bahis İrlanda olunca, bu pek de normal bir durum değil. Mikail’e selam çakıp, kahvaltı için çok şirin bir mekana gidiyorum;Cake&Cafe. Camden Street üzerindeki Daintree Paper mağazasının içinden geçerek gidilen, gizli bir bahçe içinde. Ufak ve bir o kadar şirin bir yer. Kekleri ve kahvaltılıkları da gerçekten çok başarılı. En fazla 10 EUR’ya çok iyi bir kahvaltı yapabilirsiniz.

Kahvaltımı yaptıktan sonra Guinness House‘a gitmek için yola koyuluyorum. Haritaya göre biraz uzak görünüyor ama ben yürümeye karar veriyorum. Yürürken, ben sormadan bana yardımcı olmak isteyen İrlandalı kadınla birlikte devam ediyoruz yola. Sohbeti sayesinde yolu çabucak gidiyorum.

İşte en sevdiğim biranın mabedindeyim…Guinness Storehouse. Guiness Storehouse’da biranın nasıl yapıldığının hikayesi ile birlikte koca bir markanın da tarihini öğreniyorsunuz. Ayrıca mükemmel Guinness’i doldurma dersiyle de sertifika alıyorsunuz. En üst katındaki puba çıkarak, bir yandan Guinness’inizi yudumluyor, bir yandan da Dublin manzarasının keyfini çıkarıyorsunuz.

(Guinness Storehouse)
(Mükemmel Guinness doldurmanın tekniklerini öğrenirken)

Buradan çıktıktan sonra yine yürüyerek İrlanda tarihi için çok önemli bir yere gidiyorum;Kilmainham Goal (Kilmainham Hapishanesi). Şehir merkezine 3,5 kilometre uzaklığındaki hapishaneye toplu taşıma ile ulaşmak için tramvay ve otobüs rutlarını öğrenmek için bu sitelerden bulabilirsiniz. (Otobüs için: http://www.dublinbus.ie/Route-Planner/ Tramvay için: http://www.luas.ie/suir-road.html). Giriş 6 EUR.

Burası 1796 yılında inşaa edildiğinde ilk olarak “New Goal” denmiş. 128 yıl boyunca hapishane olarak kullanılan Kilmainham Goal, İrlanda tarihinde gerçekleşen çok büyük olaylara da tanıklık etmiş. 1923’te kapatılan hapishane, ardından müzeye dönüştürülmüş. Bu hapishanede İngiltere’ye karşı yapılan bağımsızlık ayaklanmalarında önemli rol oynayan kişiler hapsedilmiş veya idam edilmiş. Özellikle Great Famine döneminde insanlar sırf biraz olsun karınlarını doyurmak için suç işleyip, hapishaneye girmişler. Ancak hapishanede gereğinden fazla mahkum olunca, insanların gelmesini engellemek için hapishane şartlarını daha da zorlaştırmışlar.

Hapishanenin koridorlarında geçerken gerçekten bir ürperti hissediyorsunuz. İrlanda’nın mücadele dolu yıllarının acısını hapishane duvarlarında hissedebiliyorsunuz.

(Kilmainham Goal)
(Kilmainham Goal)
(Kilmainham Goal)
(Kilmainham Goal)

Buradan çıktıktan sonra hapishanenin yakınındaki Phoneix Park‘a gidiyorum. 1662 yılında açılan park, Avrupa’nın en büyük parklarından biri. 707 hektar üzerine kurulmuş bu parkın içinde bir de hayvanat bahçesi bulunuyor. Çimlere uzanıp dinlendikten sonra Liffey nehri kenarından İrlanda’nın en eski pub’ı Brazen Head‘a gidiyorum. Pub, 1198 yılında açılmış. Evet yanlış okumadınız 1198. O yıllarda pub nasıl olur bana bi anlatın hele, ben bulamadım şahsen. İrlanda’nın en eski pub’ı ünvanını taşıyınca tabi epey turistik bir yer. Özellikle elinizi nereye atsanız neredeyse herkes Amerikalı. Burada Guinness’imi içtikten sonra yine yürüyerek pek meşhur Temple Bar bölgesine gidiyorum.

(Brazen Head)
(Phoinex Park)

Aklınız varsa burada sadece dolaşmanızı öneririm zira o kadar kalabalık ve turistik ki ben çok tercih ettiğimi söyleyemeyeceğim. Bu bölge adını James Joyce’un romanında da geçen “Temple Bar”dan alıyor. Tabi bir nostalji yapmak için bu bara girilebilir ama onun dışında çok bir çekiciliği olduğunu söyleyemeyeceğim.

(Temple Bar)

Akşam yemeği için yeniden Genco ile buluşuyoruz. Bu kez İrlanda’nın pek meşhur İspanyol Restoranı Los Tapas de Lola’dayız. (12, Wexfort St.). En Saladilla Rusa, Pizorras de Otero Bierzo (Kırmızı şarap), Tortillia, Aroz Negro, Tortilla con Christorras, Bomba de la Barceloneta, Octopus, Rice Puding ve Crema Catalana’yı tavsiye ederim. Tüm yemekleri ayrı lezzette. Kişi başı ise ortalama 20-25 EUR civarı.

Dublin’in Etrafı, dumanlı dağlar aman aman

Normal plana göre bugün Dublin’den ayrılmam gerekiyor. Ancak ben henüz nereye gideceğime bile karar vermedim. Ev sahibi Conor, odanın 1 gün daha boş olduğunu istersem kalabileceğimi söylüyor ve Wicklow Dağları’na gitmemi, geri kalan günlerde de Galway tarafını gezmemi öneriyor. Ben de bu öneriyi kabul ediyorum. Galway için otobüs biletini online alıyorum. Şansıma kampanya var. Tek yön 5 EUR. Normal fiyatı ise tek yön 14,50 EUR. Otobüs saatlerine ve rotalarına buradan bakabilirsiniz: http://www.buseireann.ie/

Hava yine muhteşem. Bu kez kahvaltımı kaldığım evin sokağındaki Lennox Bistro‘da (31, Lennox Street) yapıyorum. Dışarıdan sıradan bir kafe gibi gözükse de kahvaltısı gerçekten çok başarılı. Hesap da 10 EUR civarı.

Kahvaltıdan sonra Wicklow Dağları‘na giden otobüse binmek için St. Stephen’s Green Parkı’nın hemen karşısındaki Dawson Street’a gidiyorum. Glendalough’a giden otobüsler Dublin’den 11.30’da, Glendalough’dan ise 16.30’da hareket ediyor. Gidiş dönüş bilet fiyatı 20 EUR ve yolculuk yaklaşık 1 buçuk saat sürüyor.

Daracık yolları, yemyeşil doğasıyla kendimi başka bir diyarda hissediyorum. 1,5 saatlik yolculuğun ardından öğleden sonra saat 1 gibi Wicklow Dağları’na varıyoruz. Otobüs 16.30’da hareket edeceği için vaktimi iyi kullanmam gerekiyor. Hemen Turist Ofisi’ne giderek dağın bir krokisini alıyorum ve 3 saatte nereleri dolaşabileceğimi soruyorum. Adamlar bizim gibi Allah’ın dağı işte demiyorlar tabi. 1 saatlik, 3 saatlik ve 5 saatlik gezilerden oluşan route’ları var. Haritanın üzerinde farklı renklerle belirtilen bu routelardan birini kalış sürenize göre seçebiliyorsunuz. Harita 2 EUR.

Bölgede yerleşim M.Ö 7000-4000 yıllarına kadar uzanıyor. İlk yerleşen insanların Biritanya’dan geldiği tahmin ediliyor. Haritayı aldıktan sonra yürüyüşe başlıyorum. Yönlendirme işaretleri route’ların renklerine göre yapılmış. Dolayısıyla kaybolmanız pek mümkün değil. Yürüme parkuruna girdiğinizde eğer sağa dönerseniz antik bir köy kalıntısını görebilirsiniz. Bir rivayete göre köydeki dik kulenin etrafında dönen bekarlar evlenirlermiş. Hani böyle şeylere inanan bekarlar varsa aranızda denemesi bedava 🙂

(Upper Lough Bray)
(Wiclow Mountains)
(Tepeden Upper Lough Bray’in görünüşü)

Antik köyden sonra Upper Lough Bray’e geliyorum. Gerçekten muhteşem bir manzara. Buradan yukarıya doğru çıktığınıza gölün tamamını tepeden çok daha güzel görebiliyorsunuz.

Özellikle dağ tepe yürüyüşünü sevenler için Wicklow Dağları mutlaka görülmesi gereken bir doğa harikası. Otobüsle gidecekler dönüş saatlerine mutlaka dikkat etmeli.

Wicklow Dağlar’ından sonra Genco ile akşam yemeği için buluşacağız. O gelene kadar ev sahibim Conor’ın müzik listesini yaptığı Dawson Street’daki Fixx Coffehouse‘a gidip bir fincan kahve içiyorum. Sonra akşam yemeği için Genco ile İrlanda’nın en iyi hamburgercisi Bunsen‘e (36, Wexford St.) gidiyoruz. Gerçekten hamburgeri bir harika. Bir bira ve hamburger için 15 EUR ödüyoruz. Sonrasında ise yine Dublin’in en iyi canlı müzik mekanlarından biri olan Whelan’s (25, Wexford St.) gidiyoruz. Ben elmalı Bulmers söylüyorum, beğeniyorum da. Mekanın yan tarafında Katty Perry’nin konseri var. Bizim olduğumuz bölümde ise muhteşem bir rock play list çalıyor. Dublin’de son akşamım. Genco ile vedalaşıyoruz. Sadece 1 kez buluşacağımı düşündüğüm Genco, Dublin seyahatimin vazgeçilmez kişisi oluyor.

Galway’e doğru

Ertesi gün ben Dublin’den ayrılacağımdan mıdır nedir, yağmur başlıyor. Şansım buraya kadarmış diyorum içimden ve Galway’e gitmek için otobüs garına gidiyorum.Otobüse bindikten sonra Galway’da yaşayan David’e mesaj atıyorum ben geliyorum diye. David de sakın otel ayarlama bu akşam bizimlesin diye mesaj gönderiyor. Yolculuk yaklaşık 3 saat sürüyor ve Galway’a yaklaştığımızda güneş yeniden yüzünü gösteriyor. David otobüs garında beni karşılıyor, Galway’in merkezini şöyle bir turladıktan sonra Connemara bölgesini gezmek için yola çıkıyoruz. Bu bölge İrlanda’nın batısında yer alıyor ve tipik İrlanda doğasından çok daha farklı bir doğası var. Dağlık ve kayalık bir bölge. Ama yine de kendine has bir güzelliği var. Araba kiralayarak bu bölgeyi dolaşabileceğiniz gibi eğer benim gibi yalnızsanız turist ofisinden Connemara’ya giden tur firmalarından birini seçebilirsiniz. Tur fiyatı ise 25 EUR.

David, arabasıyla yaklaşık 2 saat bölgeyi gezdiriyor, sonrasında evinin olduğu küçük kasabaya Tune’a gidiyoruz. Tune gerçekten çok küçük bir kasaba. David yolda yürürken hemen herkesle selamlaşıyor. Belki de bunda David’in babasından kalma yerel bir gazeteyi işletmesinin de payı var. Akşam yemeği için David’le alışveriş yapıyoruz ve David bize muhteşem bir yemek yapıyor. David ve kızı Aoife ile planımız akşam yemeğinden sonra bir puba gitmek ama sohbet o kadar keyifli ki gece yarısı olduğunu fark etmiyoruz bile.

Bekle beni Cliffs of Moher

Ertesi sabah 7.30’da kalkıp Galway’a döneceğim için ev ahalisine iyi geceler diliyorum. David, beni yolcu etmek için sabahın köründe uyanıp, Galway otobüsene kadar benimle beraber geliyor. Beni otobüs şoförüne emanet ettikten sonra vedalaşıyoruz.

Tune-Galway arası 1,5 saat sürüyor. Galway’e gelir gelmez turist ofisine gidiyorum. Önce kalacak bir yer ayarlıyorum. Sonra da o gün için Cliffs of Moher Turu ve Aran Islands turu alıyorum.

Konaklama için geceliği 30 EUR bir B&B buluyor turist ofisi, şehir merkezine yürüyerek 10 dakika mesafede. Cliffs of Moher Turu 25, Aran İslands turu ise 45 EUR.

Cliffs of Moher turu için otobüs istasyonuna gidiyorum. Şansıma hava yine çok güzel. Sırasıyla Kinvara, Dunguaire Castle‘i görüyoruz. Sonra Burren‘de bir çiftlik evini ziyaret ediyoruz. Burası tipik bir İrlandalı aile tarafından yaklaşık 300 yıldır işletilen bir çiftlik. Çiftliğin sahibi bize hem çiftliği gezdiriyor hem de İrlanda’nın doğası ve çiftçilik kültürüyle ilgili bilgi veriyor. İrlanda’daki arazilerin %99’u halkınmış ve çoğu yüzyıllardır aynı ailelere aitmiş. Ancak tarih boyunca yaşanan kıtlıklar ve göçler nedeniyle artık çok fazla çiftçilik yapan aile yokmuş.

(Burren)
(Burren)
(Burren)

Buradan sonra pek meşhur Cliffs of Moher’e gidiyoruz. 200 metre yüksekliğindeki bu sarp kayaları görünce gerçekten nefesim kesiliyor. Güvenli bölgeyi geçip yürümeye devam ettiğimde ayaklarım hafif titrese de hissettiğim özgürlük hissini tarif etmem mümkün değil. Malum pek yüksek bir yer olduğu için, rüzgar da çok sert. Her ne kadar kayaların ucuna kadar gelip, aşağıya sarkan insanlar olsa da siz siz olun böyle şeyler yapmayın. Aşağıdaki fotoğraftan da görebileceğiniz üzere hiç bir koruma yok. O nedenle dikkatli olmakta fayda var.

(Cliffs of Moher)
(Cliffs of Moher)
(O’Briens Tower)
(Dunguaire Castle)
(Cliffs of Moher)

Öğlen yemeğimizi Doolin‘de yedikten sonra, Galway’e geri dönüyoruz. Dar yolları sebebiyle dönüşümüz 2 saate yakın sürüyor.

Akşam yemeği için yine Dublin’deki ev sahibin Conor’ın önerdiği Ard-bia (spanish arch’in yanında) diye bir restorana gidiyorum. Burası gerçekten o kadar popüler ki rezervasyonsuz yer bulmak neredeyse imkansız. Tek başıma olduğum için barda bir yer veriyorlar. Ortam gerçekten çok şık. Fiyatlar ise biraz tuzlu diyebilirim. Et yemeği ve 2 kadeh şarap için 28 EUR hesap ödüyorum. Ancak bana sorarsanız kesinlikle bu fiyata değen bir mekan.

Yemekten sonra Galway’in pek meşhur pub’ı Tigh Neachtain’s‘a gidiyorum. Guinness içerken turda tanıştığım New York’lu kızla karşılaşıyorum. Sohbet ediyoruz, şarkıcıymış, ailesi İrlanda’dan göç etmiş zamanında. Hep köklerini bulmaya hem de konser vermeye gelmiş İrlanda’ya. Uzun ve yorucu bir gündü. Biramı içtikten sonra otelime geri dönüyorum.

(Tigh Neachtain)

Katıksız İrlanda: Aran İslands

Büyükten küçüğe Inis Mor, Inis Meain, Inis Oirr diye adlandırılan Aran İslands, İrlanda’nın batı kıyısında bulunan 3 adanın toplu ismi. Ben en büyüğüne yani Inis Mor’a gidiyorum. Galway’dan otobüsle feribota gideceğimiz yere ulaşmamız 1 saati buluyor. Yağmur henüz yok ama hava kapalı, feribot adaya doğru hareket etmeye başladıktan hemen sonra okyanusta bir fırtınanın ortasında kalıyoruz. Okyanusta fırtınaya yakalanmak Üsküdar-Beşiktaş motorunda fırtınaya yakalanmaya benzemiyormuş meğer. Feribottaki insanların çoğu, feribotun alabora olmasından dolayı kusmaya başlıyor. Yanımda ayılanlar ve bayılanlar. Epey şenlikli bir 45 dakika yaşıyoruz. Feribot iskeleye yanaştığında herkes sevinçten birbirine sarılıyor.

Ada halkı İrlandaca konuşuyor. Tabi anlamak mümkün değil. Tur rehberimiz de adalı. Para kazanamadığı için Galway’e geldiğini ama bir gün mutlaka adaya döneceğini söylüyor bize. Arabaya binip adayı gezmeye başlıyoruz. Ada nüfusu 840 kişi. İrlanda kültürünü en iyi görebileceğiniz yer. Dun Aonghasa (İngilizce ismiyle Dun Aengus) ise adanın en turistik merkezi. Buraya giriş ise 3 EUR. 100 metrelik uçurumun üzerine yapılan Dun Aonghasa, Demir Çağı’nda yapılmış ve Batı Avrupa’nın en etkileyici tarih öncesi yapısı olarak anılıyor. Bu kez Cliffs of Moher turunda tanıştığımız Koreli kızla karşılaşıyorum. O da tek başına seyahat ediyor. Biraz fotoğraf çekmeye çalışıyoruz ama yağmur başlıyor, rüzgar şiddetleniyor. Ayakta durmak neredeyse imkansız. O nedenle geri dönüp öğle yemeği için aşağıdaki “The Cafe”ye gidiyorum, Koreli kızla da vedalaşıyorum.

(Dun Aengus)
(Inis Mor)

Öğle yemeğini tur rehberi ile birlikte turdan biri Amerikalı biri da Avusturalya kadınla yiyiyoruz. Sohbet sırasında tur rehberine neden buraya tekrar geri dönmek istediği soruyor Avusturalyalı kadın. Rehber şöyle cevap veriyor; “Çünkü burada trafik işareti yok.”

Sohbetten sonra tura kaldığımız yerden devam ediyoruz. Adanın en karakteristik özelliği metrelerce dizilen kaya çitleri, iki arabanın bile yan yana geçemediği daracık yolları ve Celtic Mezartaşları. Bu arada Aran Adalarının yün kazakları pek meşhur.

(Celtic Cross Headstones)
(Cliffs of Moher)
(Cliffs of Moher)

Turun sonunda yağmur duruyor, fırtına da diniyor. Ferbiot yolcuğumuz çok sakin ve güvenli geçiyor.

Dönüşte akşam yemeği için bu kez Quays’a gidiyorum. Bu sırada David de vedalaşmak için geleceğini söylüyor. David gelmeden önce sebze çorbası, istiridye ve Guinsess söylüyorum. Evet itiraf edeyim bazen çok midesiz olabiliyorum. Yanımda 3 İrlandalı adam kendi aralarında tüm bunları nasıl yiyeceğimi tartışırken, onlara istiridye ikram etmemle biraz afallıyorlar 🙂 Sonrasında koyu sohbetimiz David gelene kadar devam ediyor. David’le uzunca sohbet ettikten sonra artık veda vakti geliyor. Veda etmek hiç bu kadar zor olmamıştı… Sanki memleketimden, ailemden ayrılıyorum.
Tanıştığım güzel insanlarıyla, muhteşem güzellikteki bakir doğasıyla İrlanda bu güne kadar seyahat ettiğim yerlerden çok daha farklı bir yere geçiyor. Ve ben, kontrol manyaklığı ile ünlü, rahatsız kişilik, ilk defa kendimi hayata bırakıyorum ve her şey çok daha güzel oluyor…

Başta Conor, Genco, Aoife, Mary ve David olmak üzere bu seyahati güzelleştiren herkese teşekkürlerimle…

Bir sonraki durak Berlin, ardından Budapeşte… O zamana dek kalın sağlıcakla…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir