ZAMANIN İZINI KAYBETTIĞIMIZ ZAMAN

ZAMANIN İZINI KAYBETTIĞIMIZ ZAMAN

ZAMANIN İZINI KAYBETTIĞIMIZ ZAMAN

Okuyucuya not: Yazı biraz uzun, biraz değil baya uzun. Vaktin varsa, kafan iyiyse oku. Yoksa hiç zahmet etme…

Bu yazı zamanın kaybolduğu yerde başlıyor… Datça ve Mazı’da…Yine hiç gitmediğimiz yerleri görmek, yeni insanlarla tanışmak için yola koyuluyoruz. Bu kez 1 haftalığına. 2 güne sıkıştırdığımız, kısa lezzet ve doğa duraklarından biraz farklı… Koşturmaya gerek yok, dura dura, sindire sindire, yavaş yavaş, zamanın, mekanın ve muhabbetin tadını çıkararak. Ve bizi nelerin beklediğini merak ederek…

Uzun Otobüs Yolculuğunun Ardından

Az bütçeyle çok yer görme felsefesiyle uçak yolculuğu yerine 14 saatlik otobüs yolcuğunu tercih ediyoruz. Bunun bir hata olduğunu anlamız çok da uzun sürmüyor ama elden ne gelir… Sağolsun Penguen, Uykusuz ve müzik. Yolculuklarda uyku sıkıntısı çeken şahsıma ilaç gibi geliyorlar.

Sabah 10.30 gibi Datça’ya vardığımızda, sıcak hava dalgası bir hoş geldiniz diyor önce suratımıza suratımıza… Kalacağımız Datça Sosyal Tesisleri’ne doğru yürümeye başlıyoruz. Çok uzak değil 15. dk. yürüme mesafesinde ama o sıcakta, valizlerle yürümek çok da kolay olmuyor. Sosyal tesislere, 80’lerden kalma odalarımıza bir soluk eşyaları atıyoruz. Hani çok da bir şey beklemiyoruz sosyal tesislerden ama odalar olmayan beklentimizin de altında. Ama kişi başına 40 TL olması tüm bunları bir anda unutturuveriyor 🙂 Tam bir back packer mantığı.  Eğer temiz olsun da başka bir şey olmasın, otele vereceğim paraya bi güzel yer içerim diyorsanız -bizim gibi- sosyal tesisleri tercih edebilirsiniz. Vakit kaybetmeden bir minibüse atlıyor, Palamütbükü’ne doğru yola çıkıyoruz.


İlk “Bükümüz” Göz Ağrımız; Palamutbükü

Datça – Palamütbükü arası yaklaşık 1 saat. Tüm gece gözünü kırpmayan ben, Palamütbükü yolunda kafam ufak köpek araba süsleri gibi bir sağa bir sola düşe düşe uyuyorum. Vardığımızda gördüğümüz denizin rengi bir başka… Deniz kenarına sıralanmış yerlerden birine yine hissi kablel vuku şeklinde oturuveriyoruz. Tuna Restaurant… Bakmayın öyle restoran dediğime çay bahçesi tadında bir yer ama akşamları restoran olarak hizmet veriyor. Balıktan, zeytinyağlıya ne isterseniz var.

Tepede kızgın güneş beynimize geçmeye niyetlenirken ve bu sırada midemiz zillerini çalarken Tuna’ya yerleşiveriyoruz. Ekibimizin gurmesi Nilü’nün yan masada gördüğü bamya, ot sever insanlar olarak iştahımızı kabartıyor. Bamya ile birlikte Datça’nın lezzetli mi lezzetli bademli kabağını da tadıyoruz. Enfes bir lezzet. Bu arada bamyanın da hakkını teslim edelim. Uzun zamandır anneminki de dahil olmak üzere bu kadar lezzetli bamya yemediğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

Yemeğin rehaveti geçtikten kısa bir süre sonra, kızgın kumlara, serin sulara bırakıveriyoruz bedenlerimizi. Ruhumuz yıkanıyor, arınıyor adeta… Akşama kadar denize girme, güneşlenme ve tekrarını yapma şeklinde ibadetimizi yapıyoruz…

Muhabbet guruları olarak hepimiz Tuna Restoran’ındaki elemanlarla hemen muhabbete giriveriyoruz, çok mu sıcakkanlıyız ne… Gelen adisyon kağıdının üzerinde rakam yerine kızlar yazması, bir yerde daha iz bıraktığımızın güzel kanıtı oluyor…

Güneşe ve denize ibadetimizi tamamladıktan sonra akşam 7’deki son servisle Datça’ya dönüyoruz. Biraz merkezi keşfetme peşindeyiz. En iyi balık restoranın hangisi olduğunu sorduğumuz birkaç kişi “Hüsnü’nün Yeri’ni” öneriyor. Ama asıl “Hüsnü’nün Yeri” feribot seferlerinin yapıldığı yerde. Merkeze arabayla 20 dk. mesafede. Arabamız olmadığı için Datça merkezdeki yerlerine gidiyoruz. Bizi Erhan Abi karşılıyor. Müzik öğretmeni.. Yazları burada çalışıyor. Hüsnü Bey’in ikiz oğullarının da müzik öğretmeni Erhan Abi aynı zamanda. Arkadaş gibiler, yılların verdiği dostluk ve samimiyetle birbirlerine destek oluyorlar…

Mezelerle ziyafetimizin açılışını yapıyoruz. Favorimiz kalamar dolması. En son Dedeağaç’ta yediğim fesleğenli kalamardan sonra en lezzetlisi. Erhan Abi, Datça’da başınıza bi “büyük” lazım diyerek bi 70’lik koyuyor masamıza. Gerçekten de başımıza bi ” büyük” lazım diyip tokuşturuyoruz kadehleri 🙂

Muhabbet derinleştikçe Erhan Abi yanımıza gelip oturuyor… Hüzünlü hikayesini anlatıyor. Yine küfrü basıyoruz… Biz kederlenirken Erhan Abi güler yüzü ve hoş sohbetiyle bu kasvetli havayı hemen dağıtıveriyor… Bize birkaç tiyo veriyor Datça ve koylarıyla ilgili… Kısa bir turun ardından sosyal tesislerimize geri dönüyoruz…

Sabah 5… Benim ne işim var ayakta?

Hadi tamam erken uyanırım ama bu kadar da değil… Sabah 5’te gözleri dikiyorum yine tavana…Balkona çıkıyorum biraz hava almak için. Şafak sökmek üzere… Muhteşem renkler gökyüzünü kaplamış…Bu renk şöleninin keyfini çıkarıyorum, ufak bir esinti eşliğinde…

Kızların da uyanmasıyla kahvaltımızı yapıp yine yollara düşüyoruz. Bu kez istikamet Karaincir koyu… Bir yazlık sitenin içinde. Yine deniz kenarında bir lokali var ama Tuna restoran kadar başarılı değil, yemekleri ve elemanları gayet vasat.

Karaincirin denizi biraz sığ. Ama açıktaki iskeleler sayesinde çocuklar gibi şeniz… Bombalama olsun, ters atlama olsun birçok saçma sapan atlama hareketiyle, site sakinlerinin dikkatini çekmeyi başarıyoruz 🙂

Datça’nın aydınlık halinin de keyfini çıkarmak için Karaincir’den vakitlice otele dönüyoruz. Bu arada akşam yemeğini otelde yiyiyoruz ama cidden doymuyoruz 🙂 Hazırlanıp güneş batmadan merkeze iniyoruz. Erhan Abi ile karşılaşıyoruz, ayaküstü sohbet ediyoruz ve sonra Datça’nın dar sokaklarına dalıveriyoruz…Datça meydanında bir grup genç oturmuş gitar çalıyor. Yaşar Kurt’tan “Oyunu Verme Anne”. Lise yıllarında çokça dinlediğim Yaşar Kurt’la yıllar sonra Datça’da karşılaşmam ne güzel bir tesadüf… İçimden mırıldanıyorum şarkıyı… Sonra az biraz ötede başka bir amca, elinde sazı türküler söylüyor… Herkes oturmuş, sessizce müziği dinliyor. Bir slow motion hareketi edasıyla her şey yavaş.

Bu güzel müzikler eşliğinde biraz daha dolaşalım derken, 70’lerden kalma bir aile çay bahçesi gözümüze kesiliyor. Bildiğiniz eski Türk sanat müzikleri çalıyor çay bahçesinde… Bi masaya oturuveriyoruz, belli ki daha çok Datçalılar var. Yaş ortalaması da bir hayli yüksek 🙂 Ama biz çok keyif alıyoruz… Derken çay bahçesinin önünde midye kabuğuyla çılgınlar gibi oynayan sarı kediyi görüyoruz… Yanımıza çağırıyoruz. Deniz kucağına alıveriyor kediyi, belli ki sevgi arsızı… Nasıl da mayışıyor hemen, uyuyakalıyor Deniz’in kucağında. Sevildiği ve güvende olduğu hissinden olsa gerek..

Ardından ufak bir hareketle benim kucağa geçiş yapıyor. Kedilerle olan diyalogumun bu kadar ilerlemesi beni bile şaşırtıyor açıkçası… Sarı kedi bu kez benim kucağımda uyumaya karar veriyor…Ama bizim gitmemiz gerek, ilk defa bir kediden zor ayrılıyorum, hani elimde olsa yanımda götüreceğim… Onu midye kabuğuyla baş başa bırakıp, otelin yolunu tutuyoruz…Uykuya dalmamız uzun sürmüyor…

Atlayın Arabaya Datça’yı keşfediyoruz…

Yelken turu mu yapsak, o koya mı gitsek bu koya mı gitsek derken, en akıllıca çözümü buluyoruz… Araba kiralamak. Sosyal tesislerin hemen karşısındaki galeri ile görüşüp günlüğü 60 TLden bir araba kiralıyoruz… (Bu arada ufak bir not: Küçük tekne turları kişi başı 30 TL ve sadece 2 koyda duruyorlar. Bu nedenle arabanız yoksa, araba kiralamak en mantıklı çözüm) Önce Ovabükü’ne gidicez… Bize yolu bu kez farklı tarif ediyorlar…hani vakit olursa da gideriz dediğimiz ama benim gerçekten de görmeyi çok istediğim Rüzgar Değirmenlerine rastlıyoruz yolda… Hemen sola kıvrılıp rüzgar değirmenlerinin olduğu yere gidiyoruz… Bir tanesi tesis gibi ona çok girmeye yanaşmıyoruz. Bir tanesi ev olarak yapılmış. Nasıl iç geçiyoruz belli değil…Sonra içine tesis yapılana gidip, gezebilir miyiz diyoruz. İsmini sonradan öğrendiğimiz Sargun Hanım, değirmeni gezmemiz için bize anahtar veriyor. Sonradan sohbet sırasında öğreniyoruz, o değirmen ev de onunmuş. Kızı Zeynep kaymakammış. Sonra çoğumuzun hayalini gerçekleştirmek için kolları sıvamış. 2 rüzgar değirmenin olduğu araziyi almışlar. Bir tanesini kendi evleri olarak kullanıyorlar, bizim gezdiğimizi ise restaurant olarak kullanılıyor. Zeynep Hanım, tüm yemekleri kendi yapıyor. Hatta düğün organizasyonlarında bile mekan olarak kullanılıyor burası. Sargun Hanım’dan birkaç tiyo alıp yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İlk durak Ovabükü… Sessiz ve sakin. Bizden başka 10 kişi daha var kumsalda. Denizi Palamütbükü’ne göre biraz daha farklı. Daha derin ve sahili taşlık. Ama klasik bir Datça denizi gibi cam gibi… Deniz faslını yaptıktan sonra yine sahil kenarında olan küçük bir mekana oturuyoruz ve muhteşem gözlemeleri mideye indiriyoruz. Gözlemeler bizi kesmemiş olacak ki, zeytinyağ ile kızartılmış patatesleri de götürüyoruz…

Yemeği yedikten sonra vakit kaybetmeden arabaya atlayıp Hayıtbükü’ne doğru yola koyuluyoruz. Hayıtbükü’ye geldiğimizde gördüğümüz kalabalık karşısında hepimiz bi afallıyoruz. Çünkü o ana kadar gittiğimiz her koy sessiz ve sakin. Burası fazla popüler olmuş. Ufacık koya insanlar üst üste yığılıvermiş. İnsan canlısından sıkılan bizler için hiç de ideal bi koy değil. Hiç durmadan yolumuza devam ediyoruz. Ama bu sefer farklı bir yoldan, oldukça da tehlikeli.. İtiraf ediyim kayboluyoruz.. Neredeyse dağın en tepesinden yolculuk yapıyoruz. Sadece 1 arabanın geçebileceği, sol tarafı tamamen uçurum bir yoldan -biraz stresli, biraz heyecanlı, manzaranın keyfini çıkararak- nereye gittiğimizi ya da yolun bizi nereye götüreceğini çok da bilmeden gidiyoruz

Tabi sonradan fark ediyoruz ki yolu biraz(!) uzatmışız ama gördüğümüz manzaraya değer… Muhteşem bir koy daha keşfediyoruz. Hemen Palamutbükü’nün yanında minicik, ağaçların arasında gizlenmiş Kıyıbükü (Bu arada biz öyle diyoruz ama Kıyıbükü de olmayabilir orası 🙂

Burası o zamana kadar gördüklerimiz arasında en güzeli… En güzeli dediğime bakmayın… Biz her gördüğümüz koya en güzeli diyoruz 🙂 Kıyıbükü’nde denize girmeye doyamıyoruz… Akşam 6’ya kadar burada vakit geçiriyoruz.

Ege’yle Akdeniz’in Seviştiği Yer: Knidos

Zamanın ikinci büyük tıp okulunun olduğu, ilk şehir planlamacılığının  yapıldığı ve Ege’yle Akdeniz’in seviştiği yer…. Knidos… Zamanında yaklaşık 70 bin nüfuslu olan bu kentin 2 limanı ve 2 de büyük amfi tiyatrosu bulunuyor.  Dönemin en ünlü heykel traşları arasında yer alan Praxiteles’in yaptığı Knidos Aphrodite Tapınağı’nda bulunan Knidos Afroditi çok önemli bir sanat yapıtı. Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu bulan ünlü astronom, matematikçi ve filozof Eudoxus, en iyi yontulmuş Çıplak Afrodit Heykeli’ni yapan heykeltıraş Praxiteles, Skopas, Bryaxis ve dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır’daki İskenderiye Feneri’nin mimarı Sastratos Knidos’da yaşamışlar. Afrodit heykelinin kaidesi, 8 bin kişilik tiyatro, güneş saati ve Demeter Mabedi gibi bası eserler, Knidos antik kentinin önemli kalıntılarından…Aynı zamanda şarap ihracatı yapan bir şehirmiş vakti zamanında…Şehrin ilk kazıları da İngiliz Charles Newton tarafından 1856-1858 yılları arasında yapılmış.

Hal böyleyken biz böylesine canım bir uygarlığın kalıntılarını korur muyuz? Tabi ki hayır!!! girişine kişi başı 8 TL alan Kültür Bakanlığı, güzelim şehri çalılıklar arasında öylece bırakıvermiş.  Bu arada öncesinde inanılmaz bir talan ve bu talana göz yumanlar. 2008’de yayınlanan bir habere göre gün ışığına çıkarılan eserlerin envanterinin yapılmadığı, depoda bekletildiği, tahrip edildiği, 2 bin yıllık mozaiklerin çalındığı, antik köprünün üzerine baraka inşa edildiği ortaya çıkmış. Sonrasında da bütün kazı çalışmaları durdurulmuş. Öylece kendi haline bırakılmış güzelim şehir, güzelim uygarlık.

Bu arada biz Nilü ile şehir kalıntılarını gezerken, grubun iki keçisi Deno ve Hale, Ege ve Akdeniz’in birleştiği burundaki deniz fenerine doğru tırmanışa geçiyorlar. Vaktiniz kalırsa, çalı çırpı arasında tırmanışı seviyorsanız mutlaka görmelisiniz. Ben göremedim ama aklım da orda kaldı…

Hava kararıyor, sahil limanda demirlemiş teknelerin ışıklarıyla aydınlanıyor… Dar ve virajlı yollar bizi bekler. Akşam yemeği için Palamutbükü’ne gitmeye karar veriyoruz. Zira Knidos Datça’ya uzak.. Datça’ya gidene kadar yolda açlıktan ölebiliriz…Palamütbükü’nde favori mekanımız Tuna Restoran’da alıyoruz soluğu. Akşam yemeği de 2 gün önce yediğimiz öğle yemeği kadar başarılı. Yemekten sonra gece denize girmeye niyetlensek de günün yorgunluğu ağır basıyor, çok sevgili sosyal tesislerimize geri dönüyoruz…

Datça’da son gün…

Sabah erkenden kalkıp değirmenlerin olduğu Zeynep Restaurant’a gidiyoruz kahvaltı için. Bir gün önce Sargun Hanım bizi uyarıyor, erken gelmeyin o vakitte kahvaltıyı hazırlayamayız diye?!? ciddiye almıyoruz pek ama şaka olmadığını gittiğimizde anlıyoruz 🙂 Masayı hep birlikte hazırlıyoruz, bi yarım saat daha bekliyoruz. Ee burası başka bir diyar, şaşmamak lazım. Her şey yavaş, acele yok.

Açıkçası beklediğimize de değiyor, mükellef bir kahvaltı sofrası.. yok yok masada..Yeme-içme uzmanları olarak pek memnun kalıyoruz. Ardından Sargun Hanım’ın önerdiği Karaincir’deki ıssız koya ve Periliköşk’e doğru yola çıkıyoruz. İstikamet önce Karaincir. Bu sefer başka bir koy…kimselerin olmadığı. Sadece biz 🙂 kıyının hemen karşısında minik bir ada, hani zorlasak yüzeriz öylesine yakın. Denizi bir harika… Yalnızlığın ve sessizliği ve tabi ki denizin keyfini çıkarıyoruz.

Ufak bir mola sonrası Periliköşk’e gidiyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz Apollon Tapınağı tabelası üzerine durup, bi göz atalım diyoruz ama taş yığınından başka hiç birşey bulamıyoruz. Datça’nın en uzun sahili olan Periköşk’e varıyoruz. Burada da deniz ayrı bir güzel. Güneşin omlete çevirdiği beynimizi ve bedenlerimizi soğuk sulara bırakıveriyoruz. Bu kez karşıdaki adaya doğru yüzmeye karar veriyoruz…Tahminimizden uzun sürse de denizde olmak başka… Adaya geldiğimizde koyda demir atmış bir balıkçı teknesindeki amcaya laf atıyor Deniz; “Buralar da bi harika.” diye…

Tahmin edebileceğiniz gibi muhabbete başlıyoruz hemen 🙂 Amca İzmir’den gelmiş, 20 küsür yıl önce. Marangozluk yapıyor Datça’da ama öyle herkesin işini değil. Adamı beğenmezse, aç da kalacağını bilse işini yapmıyor. Öylesine tatlı bir adam.

Teknesine davet ediyor bizi, yanında arkadaşım dediği 13-14 yaşlarda bir çocuk. Hep birlikte sohbet ediyoruz, ben sizi tekneyle bırakırım dönüşte diyor. “Eyvallah” diyoruz… Sonra kıyıda bir çadır dikkatimizi çekiyor. Marangoz amca başlıyor hikayeyi anlatmaya… O çadırda raporlu bir delinin yaşadığını söylüyor. Marangoz amca bu amcaya göz kulak oluyor. Aslında o kendi, her işini yapıyormuş. Ama arkadaşlık ediyorlar işte. Sonra bu aklı kaçık amca bizi çadırına çay içmeye davet ediyor. Seve seve kabul ediyoruz.

Her şey o kadar basit ki aslında, çadırın içinde bir yatak, birkaç kitap, ocak var. Çadırın hemen önünde ise masa ve sandalyeleri. Yeryüzündeki akıllı (!) insan canlısından kaçıp, buraya sığınmış. Datça’da olduğu vakit bir Allah’ın kulu kapısını da çalıp hoşgeldin dememiş, deli ya! Ama ne zaman o adacığa yerleşmiş, birkaç gün sonra bir keçi sürüsü çadırının önünde belirivermiş, ona “Hoşgeldin” demek için… Bu hikayeyi anlatınca insanın gözlerinin dolmaması mümkün değil.. Çocukları reddetmiş. Bir tek o marangoz amca arkadaşı… Çok da kitap okurmuş, bize birkaç kitap sordu. Gidince göndeririz dedik. İstemedi ama en kısa zamanda istediği kitapları marangoz amca aracılığıyla kendisine ileticez. Bu amcalardan ayrılmak zor, ama onları daha fazla rahatsız etmek istemiyoruz… Vedalaşıyoruz, tecilli! deli amcayla… Dönüşte düşünmeden edemiyor insan “Kime denir deli?” Akıllı kime denir?” İnanın sokakta “akıllı” diye dolaşandan bile daha aklı selim bi amcaydı o…Marangoz amca teknesi ile bizi kıyıya bırakıyor. Ona da bir veda.. Ne şanslıyız ki sadece tatil yapmıyoruz, güzel insanlar da tanıyoruz…

Can Baba Sana Geliyoruz….

Eski Datça’ya gidiyoruz bu sefer. Can Baba’nın hayatının son zamanlarını geçirdiği esas Datça, eski Datça… “Bana bir varmış de, bir varmış bir yokmuş deme, içime dokunuyor.” yazısıyla karşılıyor Can Baba bizi “Orhan’ın Yeri’nde”. Burası Can Yücel’in şarabını yarım bıraktığı yer… Bir köşesi var Can Baba’nın şiirlerinin ve resimlerinin olduğu…. Bir cam vitrinin içinde de yarım kalan şarap şişesi ve bardağı… Bana gitmeyi anımsatıyor bu köşe, hep konuştuğumuz gibi, tıpkı Pakize Suda’nın dediği gibi;

“Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.”

************

Siz diyin “Orhan’ın Yeri”, ben diyim “Can Baba’nın Yeri”… Buradaki soluklanmamızdan sonra sokakları arşınlamaya başlıyoruz. Eski taş evler karşılıyor bizleri, daracık sokaklar. Bir de Can Yücel’in sokağı var tabi duvarında şu yazıyla;

“En Uzak mesafe ne Afrika’dır
Ne Çin
Ne Hindistan
Ne Teyyareler
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan”

Can Yücel haklı ebedi istirahati için Datça’yı seçmekte…Eski Datça’ya yine Can Baba’nın şiiriyle veda ediyoruz…

“Beni kuzum Datça’ya gömün
Geçin Ankara’yı İstanbul’u!
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı,
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da istemez,
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda,
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!

Bir başka Bükü daha.. Bu seferki Kızıl…

Kızılbükü’ne gidiyoruz bu kez… Burası da apayrı bir yer… Ağaçlıklar içinde, çoğu da palmiye… Hemen Hayıtbükü’nün yanında… Hayıtbükü’ne kıyasla burası daha tenha.. Muhteşem bir koy.. Yanında güzel bir mekan…Deniz keyfini yaptıktan sonra akşam yemeğini de burada yemeğe karar veriyoruz (Aslında asıl planda Sargun Hanım’ın Datça’da gitmemizi önerdiği balık restoranı Emek vardı) Gabakların restoranı da gerçekten çok başarılı. Yemeğimizi yedikten kısa bir süre sonra “moonlight shower” yapıyoruz. İskeleden karanlık sulara bırakıveriyoruz kendimizi. Ay ışığının yıkadığı bedenlerimiz artık daha mutlu, huzurlu…

Datça’da son gecemiz…Artık gitme vakti… Tüm koylara selam çakıyoruz.

Meis’e Niyet Mazı’ya Kısmet…

Siymi mi Meis mi derken kısmet Mazı’yaymış 🙂 Hale’nin henüz tanışamadığımız ama önerileriyle şimdiden kalbimizde taht kuran Seda’nın son dakika önerisiyle rotayı Mazı Köyü’ne çeviriyoruz. Her şeyi önceden planlamayı seven ben (bu konuda takıntılı olduğumu bile söyleyebilirim), bu durumdan rahatsız olsam da yeni bir yer keşfedecek olmam gazımı almaya yetiyor…Tatile çıkmadan 1 gün önce yoğun aramalar sonunda Taş Pansiyonu buluyorum konaklama yapmak için… Mehmet Bey diye biriyle konuşuyorum. Sağolsun ne kapora istiyor ne de başka birşey siz gelin yeterki diyor… Datça’dan feribotla Bodrum’a geçiyoruz. Hale burdan Turgutreis’e geçiyor. Biz 4 kız Mazı’ya…

Yaklaşık 1 saat uzaklıkta Bodrum merkeze… ve işte Mazı’dayız. Taş Pansiyon’da…Mehmet Bey karşılıyor bizi, sonra tahmin edileceği üzere amca oluyor kendisi 🙂

Pansiyondan çok bi beklentimiz yok yine… Ama odalara girince bi şaşırıyoruz hani gerçeklikten uzak bi laf ama “Bal dök yala” misali her yer. Öyle pırıl pırıl, öyle güzel. Yeşillikler içinde, sadece cır cır böcekleri, arada vakti şaşıran horozların sesi…Burası tam pansiyon, yani kahvaltı, öğle yemeği, 5 çayı ve akşam yemeği dahil. Hemen denizin dibi…

Çantaları attığımız gibi odalara doğru denize…Akşama kadar çıkmak yok… Akşam yemeği vakti geldiğinde merak ediyoruz yemekleri. Balık varmış… Hiç de sevmeyiz ya, pek seviniyoruz. Mehmet Amca’nın eşi Ayşe teyze yapıyor tüm yemekleri o güzel elcağızlarıyla…

Pansiyonda bir grup da İtalyan var bu arada. Onlar da hemen çapraz masada… Gecenin ilerleyen vakitlerinde adını sonradan öğrendiğimiz Diana alıyor gitarı eline, bir güzel İtalyanca şarkılar söylemeye başlıyor. Biz de kedi gibi yanlarına sırnaşıveriyoruz hemen 🙂 Gecemiz bu güzel müzik dinletisiyle sona eriyor…

Erken Öten Horozu Keserler…
Şimdi bu ara başlığa bakıp da beni hayvan düşmanı ilan etmenin lüzumu yok. Bi okuyun önce di mi ama…Şimdi soruyorum bir horoz neden sabah 4’te öter. Gün 5.30’ta ağarmaya başlarken neden 4’te mesela? Mazı’ya hoşgeldin ötüşü müdür bu, nedir? Uykusu zayıf bir insan olarak, uyanmam zor olmadı takdir edersiniz. Güne erken başlamak, hele de horoz sesiyle paha biçilmez oldu…

Deniz bile henüz uyanamamış, çarşaf gibi… Yapacağımız tek şey denize girmek bugün… Koşturmacanın ardından böylesine durmak iyi geliyor bünyeye… Saat 10 gibi bir balıkçı teknesi yaklaşıyor iskeleye. Yaşlı bi amcayla, teyze iniveriyor. Ellerindekine inanamıyoruz. 11 kiloluk lagos!!! Ben hayatımda ilk kez bu kadar büyük balık görmüş olmanın şaşkınlığını yaşarken, tüm pansiyon balığın başına üşüşüyor… Lagosumuzla vakit geçirirken, öğle yemeği vakti geliyor…

Mehmet Amca yanımıza geliyor… Taş Pansiyon’un 25 yıllık hikayesini anlatıyor. 75 yılında bir Alman çiftin yolu düşüyor Mazı’ya bilerek değil ama, kayboluyorlar. Mehmet Amca’nın babası ilgileniyor onlarla. Bu Alman çift kamp kurmaya karar veriyor. Mehmet Amca’nın babası bir zarar gelmesin bu Alman çifte diye çadırın önünde elinde silahla sabaha kadar nöbet tutuyor. Malum sonra bu Alman çiftle dost oluyorlar. Hatta Taş Pansiyonu büyütme cesaretini de bu Alman çiften almış Mehmet Amca ile babası. Ardından İtalyanların keşfi.. Her yıl Temmuz ortasından Ağustos sonuna kadar İtalyanlar gelirmiş gruplar halinde. Mehmet Amca bu İtalyanların çoğunu en az 20 yıldır tanıyor. Hepsi ile dost olmuş. Mesela bahsettiğim Alman çiftin hanımı kocası izin alamadığı için bu kez kızı Yasmin ile oraya gelmiş. Yasmin’in ismi de Yasemin’den geliyor. Crsitina, Ayşe Teyze ile Türkçe konuşuyor. Hatta bir Cuma Mehmet Amca, Cristina ve Yasmin Mehmet Amca’nın mezarını ziyarete hep birlikte gidiyor. Öyle bağlılar birbirlerine.. Mükemmel bir dostluk…

Akşam oluyor. Nilü’yle Deno’ya sürpriz doğum günü kutlaması hazırlığı içindeyiz…Datça’dan aldığımız hediyeler, Bodrum’dan Yasin’in getirdiği pasta ve mumlarla süslüyoruz iskeleyi. Kısıtlı imkanlarla ancak bu kadar. Bi de Nilü’nün İstanbul’dan getirdiği Keglevich ambiyansı tamamlıyor… Deno’ya güzel bir doğum günü kutlaması yapıyoruz. Tam da 35’e yaraşır şekilde 🙂

Kutlamamızın ardından yemeğe geçiyoruz…Yemekte logos var. İlk defa yiyorum. Çok ama çok lezzetli. Mehmet Amca istese çok rahat bu 11 kiloluk lagosu başka bir restorana satabilir, güzel de para alırdı. Ama o öyle yapmıyor. Tüm konuklarıyla paylaşıyor. İste Taş Pansiyon’un farkı diyoruz 🙂

Yemek sonrası Diana’nın müzikleriyle coşuyoruz… Neyseki Deniz’in İtalyancası iyi. O muhabbet kuruyor bizim İtalyan’larla sonra hep birlikte iskeleye geçiyoruz. Deniz ve Nilü gece lö koşu ile denize girerken, ben İtalyanlarla çat pat konuşmaya çalışıyorum…Dolunayın aydınlattığı iskelede sohbet güzel… gece geç vakitlere kadar sürüyor..

Ertesi sabah yine güne erken başlıyoruz. Nilü, Deno ve ben dağ tepe tırmanıp koyları keşfe çıkıyoruz. Aslında Mazı’da keşfedilecek çok koy var. Dilerseniz bir balıkçı teknesiyle anlaşıp, sizi civar koylara götürmesini isteyebilirsiniz. Datça’da büküydü, koydu fazla fazla doyduğumuz için bu tekne gezisini yapmıyoruz. Yaklaşık 2 saat süren yürüyüşün ardından suya bırakıveriyoruz kendimizi…

Nilüler öğlene doğru ayrılıyorlar. Biz Deno’yla bir gün daha Mazı’dayız…Öğlen Ayşe Teyze’nin nefis kabak çiçeği dolmasını yiyoruz. Sonra Mehmet Amca’yla uzun bir muhabbete dalıyoruz. Bizim bu kadar kalabalık kız grubuyla gelmemiz onda hafif bir şaşkınlık hissiyatı uyandırmış tabi.. Sonra diyorum ki Mehmet Amca buralara nasıl yerleşiriz? O da cevap veriyor; “En güzeli, evlenerek kızım” diyor. Yahu nerde o derken cevabı yapıştırıveriyor; “siz böyle kalabalık dolaşırsanız tabi olmaz” diyor. Asıl cevap oğlu Yasin’den geliyor ve durumu da gayet net özetliyor “Sürüye kurt saldırmaz.” 🙂

Akşam oluyor.. yemek de yine balık… bir de Ayşe Teyze’nin sabah vakti kendi elleriyle topladığı efe otu. Hiç duymamıştım o güne kadar. Bir lezzetli ki sormayın… Yemek sırasında Mehmet Amca yanımıza geliyor, hep birlikte yiyoruz yemeği. Sonra Alihan’ı çağırıyor. Akrabasının torunu, 14 yaşlarında. Yazları Mehmet Amca’nın yanında çalışıyo. Pek de marifetli, yan flüt çalıyo, arada İtalyan’lara ritm tutuyo. Ama asıl başka yeteneği varmış Alihan’ın… Ege şivesiyle inanılmaz taklit yapıyo… Mehmet Amca hadi şunun taklidini yap hadi bunun derken gülmekten karnıma ağrılar giriyor. Hatta şöyle diyim. Beni gören biri hıçkırıklarla ağlıyorum zanneder o an. Öylesine kaybediyorum kendimi 🙂 Bu arada Alihan’ın  anlattığı her hikayenin sonunda Mehmet Amca hikayeleri bilmem kaçıncı kez dinlemesine rağmen “Ee sonra” diyor Alihan’a… biz daha çok kopuyoruz tabi.

Ve vakit dolunayda denize girme vakti… Bu sefer Mehmet Amca ve Ayşe Teyze de geliyor bizle… Tabi lö komşular da 🙂 Şöyle söyliyim öyle kaybediyoruz ki kendimizi iskeleden hep birlikte bombalama atlıyoruz, çıkıp çıkıp atlıyoruz. Mehmet Amca ve Ayşe Teyze’nin de bize katılması eğlenceyi ikiye katlıyor…

Son gün geldi bile…

Bu son gün tabi zor geçiyor biraz. Tüm gün denizdeyiz. Mehmet Amca sağolsun oda müsait akşam çıksanız da olur diyor. Ne de iyi diyor. Akşam 7’ye kadar kalıyoruz Mazı’da…Veda zamanı Ayşe Teyze ve Mehmet Amca kızlarını uğurlar gibi bizi minibüse kadar geçiriyorlar…

Aklımda tanıdığımız güzel insanlar… Tüm yol boyu düşünüyorum. Ne yapmalı da kurtulmalı şu İstanbul’dan…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir